Akdeniz Metaforları II
Akdeniz gibi, doğa, tarih ve kültürün olağanüstü bireşimler ve çözülmeler oluşturduğu başka bir bölge var mı, dünyada? Ve bu bölge, küresellik denilen yüzyıl sonu anaforu içinde neler yaşıyor? Gerçekte bu bölge için hiç de yeni olmayan, başka zamanlarda başka adlar taşıyan bu küresellik, burada hangi yeni bireşimlere ya da âyrışımlara neden olacak?

Dinlerin, kültürlerin, ırkların, çözülmesi olanaksız düğümler oluşturduğu bu coğrafyada, bu yüzyıl boyunca yaşananların sonuçlarını nasıl değerlendiriyoruz?

Bu bölgede en son bireşim ve ayrışma, büyük kopuşlarla, sert direnişlerle, ağır boyun eğmelerle, sancılı özümsemelerle gelenek ve modernizm karşılaştığında oldu. Arkâsında savaşlar, göçler, yıkılmış ya da değişmeye zorlanmış kentler bırakan, bir insan yaşamına sığması zor büyük değişimler...

Akdeniz'in binlerce yıllık kentlerinde, bütün değişimlere ilişkin derin ve karmaşık bellekler saklı; gerçekleri ve yaşamı olduğu gibi kabul etmeyen günümüz sanatçıları titizlikle ve sabırla bunların izini sürüyor. Onlar, Akdeniz'i ve onun içerdiği bütün olguları anlamak için, bu bölgede üretilen post-modern sanatı dikkatle izlemek ve incelemek belki de en kolay yoldur ve metaforlar çoğu kez gerçeklerden ve yaşamlardan daha anlamlıdır, daha içeriklidir diyorlar.

Akdeniz ülkelerinin çoğunda sanat çok geniş anlamlıdır. Geleneksel sanatlar, müzelerdeki görüntüleriyle ve mimariyle bütünleşmiş örnekleriyle yalnız ikonografik bir değer taşımazlar, aynı zamanda kitlelerin kimlik sorunlarını doyurucu simgelerdir; bu bağlamda, var kalabildikleri ölçüde geleneksel sanatlar, bugünün sanatını da değişik ölçülerde etkilerler. Geniş kitleler modem sanatı geleneksel sanatın yerine koymamakta direnmektedir; onlar için modern resim ve heykel, hala zanaattır. Geleneksel sanat, kültür kimliğinin organik bir parçası olarak görülürken, modern sanat bu kültüre bir müdahale olarak algılanmaktadır; ama bir yandan da modem sanat biçimleri, bastırılmış kimliklerin feryadı ve alt kültürün türlü malzemesidir. Modern sanat karşıtlıkları barındırdığı, ideolojilere açık olduğu için, geniş kitleler için huzursuzluğun kaynaklarından birisidir; ama bu huzursuzluk aynı zamanda kitlelerin kendini ifade yoludur. Her iki alanın yaratıcılarının birbirilerini tanımadıklarını, birbirilerine "öteki" olarak davrandıklarını söylemek abartılı değildir. Geçmişte çok daha belirgin olan bu uzaklık, günümüzde, post-modem sanatçının mikro-kültürlere karşı ilgisi dolayısıyla bir ölçüde azalmıştır. Modernizmin evrenselci bir kültüre yol açtığı bilindiği halde, özgün kültürü yitirme korkusu belirgindir. Samir Amin'in sözleri, bu çelişkiye bir çözüm sunuyor: "Üzerinde yükseldiği merkezler/çeperler kutuplaşmasına rağmen dünyanın birliği, günümüzün gerçek sorunlarının çözümüne dayalı daha iyi bir gelecek kurmak isteyen her kültüre, ana boyutu itibariyle evrenselci olmayı dayatıyor. Çeşitlilik, evrenselciliği oluşturmaya hizmet etmelidir, onun mutlak karşıtı olarak karşısına konulmak yerine." a) Ne ki, kültürel çeşitliliği koruyarak evrenselci olmanın ne denli zor olduğu, özellikle Akdeniz kültürlerinin 20.yy'da geçirdiği aşamalarda izlendi. Bu ülkelerdeki modern ve post-modem mimaride tarihsel yapı öğelerinin modem işlevsellik içinde kullanılmasının ne denli zevksiz sonuçlar doğurduğunu gördük ve görüyoruz. Zamanın ruhu içinde, geçmişin ruhunu korumak, derin, süzülmüş, dinlenmiş bir bilgi istediği gibi, günümüze değin varkalabilmiş kültürlerin "nedenselliğini" de yeniden yarata- bilmek gibi bir zorluk içerir. Resim ve heykel alanında da yüzyıl boyunca geçirilen aşamalar her zaman doyurucu sonuçlar vermedi. Batı Avrupa'lı sanatçılar, Akdeniz'e ait renkleri, biçimleri, dokuları, kavramları kullanırken, Doğu Akdeniz'li ve Kuzey Afrikalı . sanatçılara, onların ürettiklerini örnek almak düşüyordu. Bu yaşanması olanaksız. bir çelişkiydi, ama yaşadılar. Kendilerine ait olanı, kendilerine ait olmayan modemizmin içinden geçirerek yeniden tanımayı öğrenmek zorunda kaldılar. Yüzyılın sonuna doğru kendi modernizmlerinin sonuçlarını yaşayabiliyorlar.

Akdeniz'e özgü modernizmin sonuçlarını mimaride, yazında, sinemada, çağdaş sanatta izlemek / izlettirmek, Akdeniz'in geçmiş kültürleriyle bağlantılar kurmanın ve . geleceğe yönelik umutlar beslemenin, bu bölgeye özgü "retrovizyoner" düşüncenin, artık nerdeyse tek yoludur. Siyaset, ekonomi ve medyanın "modernizmi"nin, insanlara umut verecek, düşünce zenginliği sağlayacak bir görüntüsü olmadığı için, sanatı gündemde tutmanın önemi belirginleşiyor.

Akdeniz ülkeleri sanat gündemleri arasındaki ilişkilerin sağlamlaştırılması, yüzyıllık sanat deneyimlerinin sonuçlarının karşılaştırılması, gelecek yüzyıl için öngörülen "küresellik" projesinin altyapısını oluşturabilir.

Kahire'den sonra, Akdeniz'in öteki efsanevi kentlerinden Beyrut'u ziyaret etmek kaçınılmazdı.

Beyrut'u beş günlük ziyaretim sırasında, Chrisitine Tohme bana evsahipliği yaptı ve yepyeni caddelerde ve tehlikeli dar sokaklarda arâba sürerek yorulmadan kentin her köşesindeki sanatçı atölyelerine götürdü.

Geleneksel ve modern kent dokusu içinde en çarpıcı özellik, harap olmuş apartmanların ya da villaların gotik görünüşlü dış cephelerinin ve yüksek teknolojili gökdelenlerin aynalı cephelerinin yansıttığı yokluk ve çokluktu. Bunlar arasında büyük bir cadde köşesini kaplayan baştan başa delik deşik, hayaletli gibi sarı bir konak özellikle dikkatimi çekti. Daha sonra Rita Awn'ın bu yapı hakkında konuştuğunu duydum. Sanatçı, bu yapıya birkaç kez gitmiş, oradaki geçmiş yaşamın izlerini aramış, savaş öncesi ve sırasındaki anıları yeniden canlanmış ve orasını olabildiğince belgelemiş. Görüştüğüm öteki sanatçılar, Walid Sadek, Walid Raad, Marwan Rechmaoui, Nelly Chemaly, Jihad Touma ve geçtiğimiz yıl izlemek olanağı bulduğum kimi video filmler (Mohamed Soueid, Akram Zaatari, Rania Stephan'ınkiler) geçmişi yeniden düşünme ve yeniden kurma sorununa ısrarla ve sabıtla yaklaşıyor- lar. Bu ortak bir davranış gibi görünüyor. Bu arayışın doğasına ilişkin "bu bir özlem mi?" gibi soruları bir yana bırakarak, sanatçıların geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki işleri hakkında anlattıklarını dinledim. Genellikle işler, geçmiş ve şimdiki yerel dünyayı sınıflandıran modası geçmiş modernist yollara uğramadan geçiyordu. Sanatçılar iki şeyin farkındaydı: Orta Doğu'nun o garip bölümlerin dolu tarihi, 20.yy Orta Doğu'sunda kurgulanmış olan her türlü sınırlandırıcı dünya görüşünü irdelemek ve kirlenmiş, kargaşalı düşünceyi eleştirmek üzere titizlikle ayrıntılı olarak incelenmeliydi. Bu davranış olumlu bir öneri içeriyor. Hele, bu sanatçıların çoğunun savaş öncesinde ve sırasında dışarıda yaşayıp, koşarak Beyrut'a döndüklerini ve yeniden yapılanmaya katıldıklarını düşününce... İkincisi, bu kent bu sanatçıların işlerinin içine işlemiş. Onların ortak ve özel tarihleri için tam bir metafor oluşturuyor. Bölgemizde tarihin sürekli üstümüze geldiğini ve bizi aşıp geçtiğini biliyoruz; ve biz bu baş döndürücü geçişte asılı kalmış gibiyiz. Kimi zaman bundan kaçarız; ama aynı zamanda bu baş dönmesinin tutkunu olduğumuzdan, hep kentim geri döneriz. Kuşkusuz bu sanatçılar o günlere geri dönmek istemiyor; hernekadar o günlerde sığınaklarda yaşadıkları dayanışmayı, ilgiyi ve özveriyi artık bulamıyorlarsa da...

Geçmişe karşı tavırlarının son derece eleştirel olduğunu gösteriyorlar ve geçmişi avuçlarının içine almak istiyorlar. Bilgileri ve deneyimleriyle, bir gelecek kentinin olumsal örneğine doğru sonsuz görüşler bulacaklarını ve sunabileceklerini biliyorlar.

Batı merkezlerinde yaşayan çağdaşlarıyla karşılaştırıldığında, bu sanatçıların farklı tavırları var. Batı'daki yeni sanatçılar (Batı'lı ya da Batı-dışı olanlar) sanat ve gündelik olanın (üçüncül olanın) tüketim kültürünü yeniden tanımlamak üzere işbirliği yaptığını ileri sürüyor. Tüketim kurallarıyla oynamaktan korkmadıklarına inanıyorlar. Yalnız bu tavır belirgin bir sıradanlık içermiyor, aynı zamanda yapılan mega-sergiler de bu tür sanata hizmet ediyor. Bu sanatçıların çoğunlukla işçi sınıfından ve orta sınıftan geldiği açıktır; bir borç ödedikleri de...Beyrut'da durum böyle değil; sanatçıların çoğu üst sınıflardan geliyor; iyi eğitim almışlar, entelektüel ve istekliler. Yapıtlar ortamın köktenci bir yeniden biçimlendirilişini gösteriyor ve önceden tahmin etme alanındaki bir eleştiride yoğunlaşıyor. Gündelik yaşamın en derin katmanlarına girmiş olsalar bile, sokaktaki, son derece vahşi kapitalizm etkisindeki popüler kültürle kaynaşmayı yeğlemiyorlar. Bu sanatçıların eleştirel post-modernist stratejiler kullandıkları açık: Sanıyorum, bu ayrıntılı hazırlıklarının ve toplumsal değişimleri destekleme umudu taşıyan değiştirme stratejilerinin, tahmin edilmesi güç bir sonuca varmayacağını da çok iyi biliyorlar. İstanbul'da olduğu gibi Beyrut'da da sanat bir avuç insanın gösterisi/etkinliği ve sanat yoluyla değiştirmenin yitik bir ütopya olduğu örneğin New York, Londra, Berlin'deki gibi tümel bir kültürlüleştirme değil. Burada ve Beyrut'da havada hala bir toplumsal değişim umudu var; sanatçıların hala bir etkisi var; özellikle bu sanatçılar insanları özel ve resmi alanlar, devlet ve siviller arasındaki karşılıklı mekansal ve toplumsal bağımlılığı düşünmeye çağırdıklarında! Görünen o ki, Lübnan'da ve Türkiye'de sanatçı 21. yy sivil toplumunun yapılanmasına büyük katkı sağlayacak.

Beral Madra

Mart 1999