Yeryüzü Hazları Bahçesi

Zamanın geçişi ve bu süreçte yaşanan dönüşümler ve çürüme, Barbara ve Zafer Baran'ın ortak çalışmalarının ana temasını oluşturuyor. 1980'li yılların başında Londra'da Goldsmiths Koleji'nde okurken tanışan ikili, o yıllardan bu yana -hem tek başlarına hem birlikte- fotoğraf alanında çalışıyorlar. Uzun ortak geçmişleri süresince ürettikleri çeşitli projelerde, yanıltıcı bir eklektik yön bulmak mümkün. Borusan Sanat Galerisi'nde daha önce sergiledikleri projeyle bu mekândaki yeni projelerini karşılaştıracak olursak, ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilir. 2000 yılında gerçekleştirilen İstanbul Gidiş-Dönüş III sergisinde yer alan Atlas'ta, hem doğal ortamlarında, hem atölye ortamında görüntülenen heybetli taş ve kayalık imgeleriyle karşılaşmıştık (Resim 1 ve 2). O taş ve kayalıkların kendine özgü ağırlığı, Efemera'da gördüğümüz çiçeklerin adeta bir öte-dünya duygusu çağrıştıran hafifliğiyle belli bir zıtlık içinde. Fakat bu iki dizi, Baran ikilisinin en yeni ortak projesi olan ve Efemera'yla birlikte sergilenen Zehirli Orman'da bir araya gelmiş, uzlaşmış gibi görünüyor. Bu yapıtların yer aldığı Yeryüzü Hazları Bahçesi, ikilinin Borusan Sanat Galerisi'ndeki ilk kişisel sergisi.

Efemera
Efemera, siyah bir fon önünde birtakım bitkisel örneklerin çarpıcı ölçüde güzel, ışıldayan imgelerinden oluşuyor. Başlığının da çağrıştırdığı gibi esas olarak dönüşüm ve çürüme gibi olgularla ilgili olan bu yapıtlar dizisi, bu açıdan Baran ikilisinin önceki yapıtlarıyla da tematik bir yakınlık kuruyor. İki sanatçı, Efemera'yı Atlas'ta irdeledikleri "doğada geçicilik ve kalıcılık olgusu ve bu süreçte insanın konumu" sorusunun daha geniş bir açılımı olarak değerlendiriyorlar. Her iki dizinin de esin kaynağını, yeni bin yıla girerken sanatçılara fotoğrafın icat edilişini kutlamak amacıyla İcatçıların Öyküleri ana başlığı altında yeni pullar ısmarlayan Royal Mail (Kraliyet Posta Kurumu) için 1998'de ürettikleri işler oluşturuyor. Baran ikilisi, bu proje için William Henry Fox Talbot'un 'fotojenik resimler'ini inceliyorlar. Bilindiği gibi bu 'resimler', Talbot'un 1830'lu yılların sonunda negatif-pozitif yöntem gibi önemli bir keşfe giden yolda fotoğraf makinesi olmaksızın oluşturduğu çiçek, yaprak ya da dantel gibi küçük nesnelerin fotoğraflarıydı (Resim 3). Efemera'daki çiçek motifleri ve o uçucu görünüm, hiç kuşkusuz Talbot'un imgelerindeki hayaletimsi izlenimlerden belli bir iz taşıyor. Fakat Efemera, Talbot'un çağdaşı olan ve bitkibilimine olan tutkusundan kaynaklanan fotoğrafik deneyleriyle tanınan Anna Atkins'in mavi baskılarına (cyanotype) da göndermede bulunuyor. Baran ikilisinin yarattığı imgelerde karanlık bir hiçliğin içinden coşkun renk dalgalarıyla fışkıran bitkiler, Atkins'in Prusya mavisi muhteşem bir fon içinde yüzen yosun, çiçek, ot siluetlerini andırıyor (Resim 4).

Efemera'nın gerçekleştirilmesinde etkisi olan bir başka kaynak da fotoğrafın icat edildiği yıllarda geliştirilen ilk teknikler. Dijital teknolojiden ve modern imge yaratma biçimlerinden yararlansa da Baran ikilisinin fotoğraf makinesi kullanmadan yarattıkları imgeler, fotoğrafın temel ilkelerine ve Fox Talbot'un geliştirdiği fotograma benzer süreçleri içeriyor. Barbara ve Zafer Baran, 1830'lu yıllarda Fox Talbot ve Atkins'in başlattığı, 1918 yılında Christian Schad'ın yeniden keşfettiği, 1920'li yıllarda Man Ray ve László Moholy-Nagy'nin geliştirdiği, son olarak da 1980'li yılların sonunda aralarında Garry Fabian Miller, Susan Derges ve Adam Fuss gibi isimlerin de bulunduğu bir grup İngiliz fotoğrafçının kullandığı tekniği canlandırarak bir geleneği sürdürüyorlar.i Bu açıdan bakıldığında Baran ikilisinin kullandığı dijital teknoloji, gerçekte fotogram tekniğinin modern bir uzantısı. Öte yandan, çiçek imgelerine o ışıldayan, gerçek-ötesi görüntüyü veren ışığın imge yaratımında temel bir rol oynuyor olması Efemera'yı fotoğrafın en temel ilkelerine de bağlıyor.

Efemera'da sanat ve bilim fotoğrafçılığının bir araya gelmesinden kaynaklanan melez yapı, aslında 21. yüzyıl için bir tür florilegium yaratıyor. Çiçeklerin sağaltıcı işlevleri dışında dekoratif amaçlı da yetiştirilmeye başlandığı 17. yüzyılda ortaya çıkan florilegia, ya da 'çiçek kitapları', son derece ayrıntılı ve renkli gravürlerden oluşuyordu. Bu tür kitaplar, o güne dek bitkilerin yalnızca pratik işlevlerini anlatan tek renkli şematik kitaplardan oldukça farklıydı. Bu kitaplarda yer alan çiçek gravürleri, doğal ortamları dışında yaşama şansı olmayan çiçeklerin yerini alıyordu adeta. Efemera'da yer alan kesit, yakın plan ya da grup çiçek görüntüleri eski çiçek kitaplarında betimlenen çiçek portrelerini andırmakla birlikte, çoğu aynı zamanda çürüme halinde gösterilmiş olduğu için o tür kitaplarda yer alan mükemmel örneklerden ayrılıyor. Ayrıca çiçeklerin üreme organlarına odaklanan bu görüntüler, belli ki 18. yüzyılda yaşayan İsveçli bitkibilimci Carl Linnaeus'un "çiçeklerin erkekorgan (stamen) ve dişiorgan (pistil) sayıları ve bunların birbiriyle ilişkisi"ne dayanan iki terimli bitki sınıflandırma sisteminin de etkisini taşıyor.ii Baran ikilisinin daha klasik çiçek imgeleri de "cinsellik, doğum, büyüme, çürüme, ölüm ve yeniden doğum" olgularına göndermede bulunuyor.iii Bu gibi olgular Efemera'nın özünü oluşturmakla kalmıyor, eski çiçek kitaplarının esas işlevini de akla getiriyor.

1960'larda ailesiyle birlikte İzmir'de yaşayan Zafer Baran'ın Türk Deniz Kuvvetleri'nde mühendis olan babası, o yıllarda Ege Üniversitesi'nin Gökbilim Bölümü'nün yeni gözlemevinin kubbesinin tasarım ve yapımını üzerine almıştı. Zafer Baran, çocukluğunda bu gözlemevini sık sık ziyaret etmiş, hatta bazı geceler orada kalmış. Gözlemevinin dağ başındaki konumunu, sarkacını, olağanüstü bir Satürn seyrini ve gece karanlığında Samanyolu'nun görüntüsünü hiç unutmuyor. Bu açıdan bakıldığında Efemera'nın diğer, daha soyut diyebileceğimiz imgelerinin, bir teleskoptan görünen kozmosun ya da bir mikroskoptan görünen bakterilerin veyahut her ikisinin görüntüsü olduğunu düşünmemiz mümkün. Dairesel imgeler, sanki cam bir Petri kutusundan yansıyan bir galaksi görüntüsü veriyor. Baran ikilisi, bu imgelerin "yaşamın ve maddenin evrenselliğini" en iyi şekilde ifade ettiğine inanıyor.

Zehirli Orman
Barbara ve Zafer Baran'ın yapıtlarının tematik temeli, esin kaynağını Efemera için çiçek toplamaları sırasında yaptıkları çalışmalardan alan en son projelerinde de ortaya çıkıyor. Genel tanımıyla orman, "ağaçlarla, çalılarla ve bazen de otlak arazilerle örtülü geniş alan"dır.iv Baran ikilisinin, bir parkta iç içe geçmiş çalılıklardan oluşan tedirgin edici görüntülerden oluşan bu yeni diziye Zehirli Orman adını vermiş olmaları, bu açıdan anlamlı. Genellikle bir kasabanın köşesinde ya da bir kır evinin hemen yanında, hem kamusal hem özel kullanıma yönelik düzenlenmiş bir alan olarak parkların temel özelliği, belli bir peyzaj görüntüsü içinde olmasıdır. Dilin, anlamsal olarak onu konuşan kişinin niyetini ortaya koyduğunu ya da algısını yanılttığını söylemeye gerek yok herhalde: Baran ikilisinin bu dizi için seçmiş olduğu başlık, İngilizce 'forest' (orman) sözcüğünün 'foreign' (yabancı) sözcüğüyle benzeşimi açısından düşünüldüğünde ayrı bir önem kazanıyor. Üstelik 'forest' ve 'foreign' sözcüklerinin kökü, Latincede 'dışarısı' anlamına gelen foris'e dayanıyor. Gerçekte bu diziye esin kaynağı olan, hatta gerçek bir parkın yapıtın başlığındaki hayali ormana dönüşmesine yol açan olgu da parktaki bir yabancı.

Barbara ve Zafer Baran, Londra'nın en büyük Kraliyet Parkları'ndan biri olan Richmond Parkı'na yakın oturuyor ve yıllardır bu parkı ziyaret ediyorlar. Zehirli Orman'ın çıkış noktası, Baran ikilisinin bu parkta yürüyüşleri sırasında karşılaşıp araştırdıkları bir rododendron türüne dayanıyor. Latince adıyla Rhododendron ponticum, 19. yüzyılda İngiliz bahçelerini canlandırmak için gezilerinden egzotik bitkilerle dönen gezginlerin getirdiği, Güneydoğu Avrupa ve Batı Asya'ya özgü bir bitki. Hemen her türlü toprakta ve gölgede yetişebilen Rhododendron ponticum, kısa sürede büyüyerek yeşil bir perde gibi yayıldığı, üstelik baharda da güzel çiçekler açtığı için, bitki meraklıların ilgisini çekiyor. Fakat Victoria dönemi bahçelerinin bu vazgeçilmez süs bitkisi, aşırı derece yayıldığı için bir süre sonra bahçıvanların en iyi arkadaşı olduğu kadar, ormancıların en kötü düşmanı haline geliyor.

Rhododendron ponticum, İngiltere'de bitki örtüsüne uzun vadede verdiği zarar nedeniyle bugün çoğu kimse tarafından yabani bir ot olarak kabul ediliyor. Neredeyse her türlü toprakta yaşayabilmesi, ayrıca hem vejitatif olarak, hem tohumla çoğalabilmesi, bu bitkinin kırsal bölgelerdeki malikânelerin dışına taşarak çok geniş bir alana yayılabilmesine yol açmış. Üstelik yapraklarıyla öylesine yoğun bir duvar örüyor ki, yöreye özgü bitkileri gölgede bırakarak büyümelerini engelliyor. Yaprakları zehirli olduğu için otçul hayvanlar tarafından yenemeyen Rhododendron ponticum, yaprak döktüğünde toprakta asit düzeyi yüksek bir tabaka yaratarak civardaki diğer bitkilerin yetişme koşullarını da olumsuz yönde etkiliyor. Dahası, çiçekleri öyle bir bal üretiyor ki, insanın yemesi durumunda 'Deli Bal Hastalığı'na yol açıyor. Zafer'in babası, meraktan kendini alamayarak bu balın tadını denemiş: Ölüme pek nadiren yol açtığı sanılan bu zehrin yirmi dört saat süren etkisi, insan bünyesinde kusma, aşırı terleme, baş dönmesi, şok ve tansiyon düşüklüğü gibi belirtilere yol açıyor.

Tanıdık bir manzara içinde karşılaşılan, üstelik onu evlat edinmiş çevreye zarar verdiği bilinen bu zehirli yabancı, Barbara ve Zafer Baran'ın ilgisini çekmiş; rododendron çalılarında "karanlık bir güzellik" bulmalarına yol açmış. Bu türün saldırganlığını yalnızca doğanın üstün gücünün bir belirtisi olarak değil, kültürel ve çevresel meseleler adına genel bir metafor olarak algılayan Baran ikilisinin görünüşteki hoş bir parkı kolektif bilinçaltını ürküten o netameli ormanla eşleştirmelerinin ardındaki nedenleri açığa çıkarıyor. Bu açıdan bakıldığında, peri masallarındaki şaşırtıcı ve korkunç orman temasının insan ruhunun bir yönünü, daha açık söylemek gerekirse insanın kendi karakterindeki bilinmez ve korkulu yönleri açığa vuran simgesel bir öğe olduğu yolundaki yaygın inanışı sürdürüyorlar.v Çoğu kimse, Baran ikilisinin fotoğraflarında tanıdık folklorik ya da edebi gelenekle ilişkilendirebileceği öğeler bulabilecektir. Bu hikâyelerden biri, hatta başlıcası da özellikle Jean Cocteau'nun 1946'da sinemaya uyarladığı unutulmaz versiyonuyla onları etkileyen Güzel ve Çirkin. Bilindiği gibi bu hikâyede çirkin canavarın şatosunu saklayan orman müthiş bir gerilim yarattığı gibi görünüşlerin ne kadar aldatıcı olabileceği yönündeki mesajın da altını çizer; bu tema, cezbedici fakat zehirli Rhododendron ponticum'un özelliklerini akla getirir.

Baran ikilisi alacakaranlığı "gece ile gündüz arasında, ne bir şey ne öteki, her şeyin yalnızca yarısının görülebildiği, karanlık yoğunlaştıkça bilinçaltı korkuların açığa çıktığı yer" olarak tanımlıyorlar. Zehirli Orman dizisini gerçekleştirirken alacakaranlıkta küçük bir dijital makineyle çalışmanın "sıkıntı, gizem ve klostrofobi duygusu" veren buğulu görüntüler yarattığını fark eden Baran ikilisi, büyük fotoğraf makinesi, film, tripod gibi geleneksel araçlarla çalışmayı reddetmişler. Bu geleneksel araçlar, onlara göre, "o tür ışık koşullarında gözün algıladığı bir manzarayla hiç ilgisi olmayan", "fazlasıyla keskin, net ve ayrıntılı" görüntüler yarattığı için gerekli etkiyi sağlamakta yetersiz kalmış. Yapıtlarındaki izlenimsel etkiyi daha da vurgulamak amacıyla 4-megapiksel dijital dosyalarını olağan kapasitesinin çok üzerinde boyutlara getirmişler. Sonuçta elde ettikleri imgeler, Baran ikilisinin alacakaranlıkta gördükleri, ya da yarı-gördükleri görüntülere yaklaşabilmiş.

Zehirli Orman'ın gerçekleştirilmesinde farklı ışık kaynaklarının kullanılmış olması önem taşıyor. Alacakaranlık, rododendron resimlerinin heykelsi formlarını yüzeyselleştirip renklerini örterken, karanlık çalılıkların içinde izleyicilerin mesafeyi ölçmesini engelleyerek bir korku ve sıkıntı duygusu uyandırmış. Parlak günışığı ise, özellikle bahar güneşi arkadan vurduğunda rododendron çiçeklerinin ışıklı yakın plan çekimlerinde kullanılarak Zehirli Orman manzaralarıyla birlikte sergilenen DVD projeksiyonuna temel oluşturmuş. Bitkinin cinsel organlarına odaklanan ve çiçeğin adeta içine kadar giren merceğin elde ettiği bu yavaşça yanıp sönen görüntülerde soft-focus, adeta pornografik bir öğe olarak kullanılıyor. Baskılardaki sonbahar manzaralarının dingin görüntüsü ile canlı renkleriyle petallerin erotik görüntüsü büyük bir zıtlık oluşturuyor. Bu özelliklerin yan yana gelmesi türün ikili doğasını çağrıştırdığı gibi, görünüşlerin yanıltıcı olabileceği klişesini de akla getiriyor. Çiçek açmış Rhododendron ponticum'un cazibesi aklımızı alıyor, ama onun balıyla zehirlenebileceğimizi de biliyoruz. Bu ikililiği en iyi tanımlayan, eski Grekçe'de dozajına göre ilaç ya da zehir anlamına gelen farmakon sözcüğündeki o ince nüans. Bir şey karşısında öyle sarhoş olmak, insanın görüşünü çarpıtabilir ve dünyayı, Baran ikilisinin alacakaranlıkta gördüğü gibi görebilir.

Serginin genel başlığı olan Yeryüzü Hazları Bahçesi, Flaman ressam Hieronymus Bosch'un 16. yüzyıl başında yaptığı resme uzaktan göz kırpıyor. Efemera'daki çürüyen çiçeklerle Zehirli Orman'daki yanıltıcı çiçek görüntüleri Bosch'un eski kaynaklarda Dünyanın Kibiri (The Vanity of the World) adıyla geçen söz konusu triptiğindeki simgesel öğelerle yer yer örtüşüyor. 17. yüzyıl Hollandası'nın vanitas natürmortları gibi Baran ikilisinin imgeleri de "insanın arzu ve hazlarının kaçınılmaz son olan ölüm karşısındaki kırılgan hali"ni yansıtarak,vi yalnızca güzelliği değil, madalyonun öteki yüzünü de gösteriyor.

Anne-Marie Eze
Londra Victoria & Albert Müzesi'nde Fotoğraf Bölümü Küratör Asistanı

  1. Barnes, Martin, Illumine: Photographs by Garry Fabian Miller,
    Londra: Merrell, 2005, s. 109.
  2. Saunders, Gill, Picturing Plants: An Analytical History of Botanical Illustration,
    Londra: Zwemmer (Victoria & Albert Müzesi işbirliğiyle), 1995, s. 87.
  3. Pinsent, Richard, 'Barbara & Zafer Baran: Ephemera, Blue Gallery',
    The Art Newspaper, Mart 2003.
  4. Oxford English Dictionary Online, http://dictionary.oed.com
  5. Konuyla ilgili örnekler için Bruno Bettelheim, The Uses of Enchantment:
    The Meaning and Importance of Fairy Tales, New York: A.A. Knopf, 1976.
  6. Van Miegroet, Hans J., 'Vanitas', Grove Art Online, Oxford University Press,
    www.groveart.com