Genelde toplumun aklında Joseph Beuys'a ilişkin düşünceler onu anlayamamakla ona hayran olmak arasında değişip durur. Oldukça benzer bir biçimde, sanatçının yaşamını ve yapıtlarını inceleyip yorumlamaya çalışanlar ise herhangi bir anlaşmaya varamamıştır. Beuys'un dosyalanıp sanat tarihinin o güvercin kümeslerinden birine iç rahatlığıyla kaldırılabilmesini sağlayacak bir uzlaşmaya varılmamış olmasının ise neredeyse kutlanacak bir şey olduğu söylenebilir. Kuşkucular onu bir şarlatan olmakla suçladı. Başkaları ne yazık ki eleştirel bir kararı vermekte yetersiz kalarak ona etiketler yapıştırmaya çalışarak, sanatçıyı bir şaman, romantik ütopyacı ya da bir skandal figürü olarak tanımladı. Tüm bunlar sanatçıyı etkisiz kılma çabalarıdır. Genelde göz ardı edilen ise sanatçının her şeyi derinden yaşama yeteneği, plastik zekası, derin ve sade mizah anlayışı ve bugünlerde çok tekil bir özellik olan dinlemeye hazır olmasıdır: Gerçek insanlığa özlemi düşüncesinin ütopik bir öğe içermesi ve sanat kavramının tümüyle açık olması, ister istemez kuşkulara yol açacaktı. İnsani olmayan bir gerçeği evrimsel araçlarla değiştirme düşüncesi bir birey için herşeye karşın olağandışı sayılır; nitekim, gerçek denilenle ilk karşılaştığında sağ çıkmayacak kadar gerçekçi olmayan bir amaç sayılarak seve seve bir kenara kondu.
Bununla birlikte, yalnız sanatçı ve öğretmen olarak değil, siyasi eylemci olarak da etkisi son birkaç onyılda giderek arttı. Alman düşünce tarihinde temellenen geleneklerle çok yönlü yoğrulan Beuys, 1950 sonrasında öteki Alman sanatçılara göre çok geniş bir uluslararası kabul gördü. Bugün ünü tüm dünyaya yayılmıştır. Ve yaşamı boyunca ürettiği yapıtı kalıcı bir tutarlılıkla damgalandığından, kendi kuşağının sanatçılarına göre daha çok esin verebildi, dürtüleyebildi, uyarabildi ve huzursuz edebildi. İnsan ister görmezlikten gelsin isterse tartışsın ya da buna öfkelensin, bu gerçeğin silinmesi olanaksızdır.
Beuys, bir sanatçı olarak kendini ortaya koymaktan korkmadı. Kendini fiziksel olarak yapıtının içine attı. Ayrıntılı olarak ortaya koyduğu, izleyicilerini tartışmaya zorlayan ve daha da önemlisi içinde bulunulan dönemde daha insani bir toplum kurmayı öneren kavram olan "genişletilmiş bir sanat kavramı"nın odak ve dönüm noktası kendisiydi. Bu istemin saltıklığı, onun ölümünden bu yana, dikkatimize sunmak iste- diklerinden hiçbir şey yitirmedi.
Beuys, sanatçı olarak konumunu, savaş sırasında ve hemen savaş sonrası dönemde edindiği yoğun varoluşçu deneyimler üzerine inandırıcı biçimde kurmaya çalışan tek sanatçıdır ki bu, kendi başına yeterince önemlidir. Aynı zamanda, daha önce Berlin'li Dadacılar gibi, entelektüel bir kudurmuşlukla etrafa saldırmadı ve çağdaş tehlike ve yıkımları alay ederek sergilemedi; tam tersine bireye olan inancını, ve bireyin yaratıcı güçlerini kendi dönemine bir karşıtlık olarak getirdi. Toplumdan isteği ve umudunu bağladıklarından beklediği, dünyaya bütünsel öznel bir bakışın sonucuydu. iletişim gereksinimi o kadar belirgindi ki, sanat ve sosyopedagojik bakış açısıyla yararlı gördüğü her araç ve malzemeyi kullandı.
Beuys, ilk dönemlerindeki görüşünü çizimle betimleme girişiminden, daha sonraları 1960 ve 70'lerde heykeli geniş bir alanda (belli eylemler ve enstalasyonlar da içinde olmak üzere) kullanımına kadar, düşüncelerini olabildiğince doğrudan yöntemle ifade etmeye çalışmıştır. Bu düşünceler o denli karmaşıktır ki yalnız sanat dünyasını değil, sanatçının taşıdığı belli toplumsal ve pedagojik kaygılarını da içermektedir. Çalışmalarının sanatsal sonuçları ender olarak, neredeyse hiçbir zaman, kendi içlerinde bir sondur: yapıtlarını az ya da çok anlamlı "boşaltımlar", artan bilinç ve yaratıcılığın geniş kapsamlı sürecinin "plastik araçları" olarâk gördü. Malzeme ve gösterileri ve dahası anıtları için herhangi bir kalıcılık biçimini yadsıması nedensi değildir. Heykeli, düşünceyi kışkırtmanın anıtsal bir yolu ve sanat deneyimi olarak ve her şeyin ötesinde, yaratıcı düşünme ve toplumsal bilince sahip davranış biçiminde "yaşama geri akan" bir tartışma olarak gördü. İster görsel olsun ister sözel, her dışavurum biçimi böylece, yalnızca ussal yolla çözümlenemeyen deneyim alanlarına da yanıt veren geniş bir bilgi ve organizasyon sisteminde bir modüle dönüşmekteydi.
Beuys'un doğal bilimlere yakınlığı, yalnızca bunları devreye sokmasını değil, kapsamlı sanat çalışmalarında bunları da sorgulamasını sağladı. Her diyalektik süreçte olduğu gibi, birbirine zıt gördüğü kavramların, yani doğayla teknolojinin, sanatla bilimin bireşimini oluşturmaya çalıştı. Ama niyeti bu amaca, denetlenemeyen usdışı düşüncelere yönelerek, bir başka deyişle insan bilincinin gelişmesi için kuşkusuz sonsuz olanaklar sağlayan bilimsel görüşleri göz ardı ederek ulaşmak değildi. Ancak bu görüler, duygusal enerjilerle ve o güne kadar sanatçıların kullanmadığı geleneksel olmayan malzemeyle tamamlanmalıydı. Beuys, teknoloji ve uygarlıktaki kazanımlara kendinden hoşnut bir tavırla dönüp bakan ve geçmişi olup bitmiş tarih olarak bir kenara koyan bilimsel bir pozitivizmle biçimlenen çağdaş gerçek anlayışımızın insan varlığının temel gereklerini tam olarak kavramaktan yoksun olduğunu idrak etti. Böylece, kendi eşsizliği içine hapsolan ve bu nedenle Tanrı tarafından yalnız bırakılan pozitivizmin, mantık öncesi referanslarla sanatta olduğu gibi, mitoloji ve dinle ilintilendirilerek tamamlanması gerektiği sonucuna vardı. Bunun, örneğin, endüstri ürünlerinden gelişigüzel, içinden geldiği gibi ve gerçek işlevsel bağlamlarının dışında alıntı yaparak ya da arketipsel yapılar, mitler ve dahası Hıristiyan mitleri üstüne çizimler yaparak gerçekleşeceğini düşünüyordu. Bunlar pozitivist bakışın hemen kabul edeceği şeyler değildir, çünkü içinde anılar ve mistik deneyimlerin ayrılmaz biçimde birleştiği bir olgu karakteri taşırlar. "1958 ve 1959'da elimin altındaki tüm doğal bilim yazını kapsamlı olarak yeniden değerlendirildi. Bilim anlayışımın giderek daha da somutlaşması bu döneme rastlar. Araştırma ve analiz yaparken batılı düşüncenin gelişiminde sanat ve bilim kavramlarının tümüyle birbirine karşıt olduğunu gördüm. Böyleyken, bu bakış kutuplaşmasını çözmek için bir şey yapılması ve genişletişmiş kavramların geliştirilmesi gerekiyordu." Bilimin sanattan nasıl ayrıldığı sorusu üzerine düşünürken Beuys, insan toplumlarının gelişiminde her şeyin temel sanat düşüncesinden geliştiği sonucuna vardı; "bir başka deyişle, insani olan her şey, bilimsel olan her şey sanattan türemektedir. Her şey bu temel sanat kavramının içindedir; insan, bilimsel görüşün işin en başında sanatsal görüşün bir parçası, bir bölümü olduğunu anlıyor."
İfade aracını sık sık değiştirerek Beuys, yapıtını sınıflandırmayı amaçlayan eleştirel girişimlerden zekice kaçınmış; neredeyse 40 yıla uzanan sanat kariyerinin sürekliliği de kitle iletişimin köktenci dönüşümüyle kırılamamıştır. İlk bakışta heykel yapıtları göze hoş görünmeyebilir, malzeme sıradan ve eski püskü, çizimler rasgele ve rastlantısal, şekiller ve eylemler çoğunlukla anlaşılmaz, esrarengiz ve usdışına yatkın görünebilir. Yine de Beuys'un yapıtının tamamı, kişisel ikonograf'isi hakkında çok şey anlatan ve yoruma yardımcı olan niyeti ne kadar içten olsa da başlangıçta olanaksız, karmaşık ve dahası tutarsız görünen yaşamöyküsel dokundurmalarla doludur.