"Bazen kendimi sürekli bir akış halinde
hissediyorum. Çoğu kimsenin fazlasıyla önem atfettiği sabit bir benlik düşüncesine yeğlediğim bir
hal bu. Süregiden bir akış söz konusu (...). Tümüyle emin olmasam da bunun bir tür özgürlük
olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor."
Edward W. Said, Yersizlik: Anılar, New York, 1999.
Evrensel Yabancılar sergisi, dünyanın farklı yerlerinden altı sanatçının yapıtlarını bir araya getiriyor: Portekiz'den Vasco Araujo, Meksika'dan Daniel Guzman, Finlandiya'dan Tuomo Manninen, Kosta Rika'dan Priscilla Monge, Türkiye'den Aydan Murtezaoğlu ve Japonya'dan Jun Nguyen-Hatsushiba. 1975 doğumlu Araujo hariç hepsi 1960'larda doğan, ama genç yaşlarına karşın Venedik, İstanbul, Havana, Sydney, Lima ve Yokohama gibi uluslararası bienallerde yapıtlarını sergilemiş sanatçılar. Düşüncelerin, insanların ve ürünlerin yoğun bir hızla dolaşıma girdiği küreselleşmiş bir dünyada yaşıyor her biri.
Küresel dolaşımın yeni biçimleri (göçle, para akışıyla, yeni teknolojilerle bilgi aktarımı yoluyla olsun) yerküremizde yeni bir sanal toplum yaratmış durumda; iletişim hızı sayesinde yoğun bir ilişkiler ağı kuruluyor, ama bir yandan da yeni sömürü ve yeni itaat biçimleri ortaya çıkıyor. Postmodern kimlikler, değişimin heyecanıyla yitirilenlerin hüznü arasında sürekli bir parçalanma halinde, bir akış içinde. Yersizlik ya da çok-yerlilik artık pek çok kimsenin ortak özelliği; göçebeler de artık tek bir yerde yaşamıyorlar, tek bir kültürde var olmuyorlar, tek bir yeni dili konuşmuyorlar. Bu "evrensel yabancılar", Slavoj Zizek'in deyimiyle "canlı birer zıtlık örneği" oluşturuyorlar ve farklılıkların ötesindeki ortak değerleri ve sorunları gündeme getiren yeni, melez varoluş biçimi önermelerini simgeliyorlar.
Pierre Bourdieu'ya göre bir sanat yapıtı, tıpkı bir meta ya da mitik figür gibi ancak kolektif inançlarla, kolektif üretim ve temsil biçimleriyle değer kazanıyor; sanat yapıtının fiziksel üretimi, o simgesel değer olmadan hiçbir anlam ifade etmiyor. Postmodern durumun göreceliliği, çağdaş sanatçılara içinde yaşadıkları dünyanın (geçirdiği değişimleri çözümleyebilmeleri için çeşitli kaynakları, nesneleri ve dilleri kullanabilmeleri olanağını sunuyor. Çok sayıda tekrar,kopya, öykünme, gönderme olduğu bir gerçek, ama öte yandan farklı kültürel bağlamlar içinden süzülmüş algılama ve düşünme biçimlerini bir araya getiren öyle olağanüstü yapıtlar da ortaya çıkabiliyor ki bunlar estetik deneyimin sunduğu hazzı daha zengin kılabiliyor.
Priscilla Monge (San Jose, 1968), yapıtlarında modernliğin sanatsal dilinin arı biçimselligiyle spor, eğitim veya erkek-kadın ilişkileri gibi alanlarda belirleyici olan güç dengelerindeki şiddet öğesini inceleyen eleştirel düşüncelerle bağlantılandırıyor. Makyaj Dersi (Leccion de maquillaje, 1998) başlıklı videosunda bir adam, bir kadının yüzüne makyaj yaparken, mükemmel makyaj yapmanın reçetesini okuyor. Kadının itaatkârlığı düşüncesini simgeleştiren bu yapıt, tahrik ile saldırganlık arasındaki belirsizliği görünür kılarken, Virginia Woolf'un "hükmetmenin ipnotik gücü" dediği olguya göndermede bulunuyor. Duvar (Pared, 2001), sergi salonunun bir duvarı üzerinde gerçekleştirilen mekâna özgü bir yerleştirme; bu yapıtta duvar bütünüyle hijyenik kadın bağlarıyla döşeniyor. Tuğla gibi dizilen bu nesneler aracılığıyla mimarinin eril özelliği tersyüz edilirken, minimalizmin endüstriyel dizgeciliğine de ironik bir gönderme yapılıyor. Yapıtta kullanılan malzeme, yeni söylemler kurgulanırken kadına özgü olanın da geçerliliğini ortaya koyuyor.
Aydan Murtezaoğlu (istanbul, 1961), aile ve okul ortamında eğitim biçimleri ve sosyal ilişkiler üzerinde, ayrıca bu ortamların dışına çıkıldığında yaşanan güvensizlik olgusuna değinen yapıtlar üretiyor. Bir yapıtında (İsimsiz, 1999) bir banka oturmuş Boğaz'ı seyreden bir kız görmekteyiz. Kız başını hafifçe eğmiş, seyretmekte olduğu kent manzarası da aynı şekilde eğimli. Bir başka yapıtında (İsimsiz, 2000) kız, İstanbul'da çatıların üzerinde duruyor. Eteği rüzgârda uçuşurken, elleriyle bir televizyon antenine tutunmuş - sanki içinde yaşadığı zamanın dalgalarını yakalamak istiyor. Kamusal alanın göreceliliği ve belirsizliği ev ortamının korunaklı atmosferine girdiğimizde ise dinginliğe dönüşüyor; sigara içerek penceresinden dışarıyı seyrederken ya da evinin yemek odasında, işlemeli masa örtüsü ve kıyafeti, doğal görünen, ama kendi içinde yalnızlık barındıran bir yaşam tarzını yansıtıyor. Bütün bu fotoğraf temelli işler resimsel bir etki uyandıracak şekilde ve istenen anlamı çağrıştıracak biçimde bilgisayar müdahalesin- den geçmiş. Aydan Murtezaoğlu bu görüntüler aracılığıyla huzursuz bir öznelliğin güvensizliklerini yansıtıyor.
Çatıda Yatmak, Daniel Guzman'ın (Meksika D.F., 1964) 2002 yılının Kasım ayında sekiz yıl yaşadığı küçük evinden taşındıktan sonra gerçekleştirdiği yerleştirmelere verdiği genel bir isim. Yapıtın başlığı, açık havada yaşamanın geleceğini gündeme getirirken, yapıt kapsamında bulunan Dünya Evim Olsun İstiyorum (Quiero al mundo por casa) ya da Gecemin Sonuna Yolculuk (Viaje al fin de mi noche) gibi işler, ayrılışlar ve yalnızlıklardan söz ediyor. Yerleştirme içinde yer alan Sonsuz Hüzün (Tristeza Infinita) ise, genellikle kolye olarak takılan on altı altın zincirden oluşan bir heykel ve son derece dokunaklı. Tavandan sarkan bu zincirlerin üzerindeki pırlanta harflerde, 'sonsuz hüzün' sözcükleri okunuyor. Metinlerle, kimi zaman da son derece dışavurumcu hazırnesnelerle birlikte soyutlamaya da başvuran Daniel Guzman, yapıtlarında hafif bir ironiye de yer vererek duygularımızı sürekli olarak bir yerden diğerine taşımak için yüklenmemiz ve boşaltmamızın melankolisini irdeliyor.
Finlandiyalı fotoğrafçı Tuomo Manninen (Helsinki, 1962), çeşitli konularda araştırma yapmak özere dünyanın farklı yerlerine yolculuk etmiş. Yakaladığı kareler, belgesel fotoğraf ile kurgu arasında bir noktada duruyor - fotoğraflarında yer alan kişiler, bir an yaratmakta olduklarının bilinciyle poz veriyorlar. 1995 yılında Nepal'de çekilen Kantipur-Katmandu dizisinde en sıradan turist klişelerini yerle bir ederek batılılaşma olgusunun bir uzantısı olarak ulus-ötesi kapitalizmin farklı sosyal gruplar üzerindeki etkilerini görünür kılıyor. Pepsi Cola şirketi çalışanları, Pashupati Okulu'nun kız izcileri ya da Lazimpat Spor Merkezi'nde vücut geliştiren genç insanlar, gelenek ile küreselleşme arasındaki zıtlıkları gözler önüne seriyorlar. İlginç olan, en geleneksel kıyafet kodlarına sadık kalan grubun en alt sınıf mensupları olması: bunlar, Katmandu'nun belediye temizlik işçileri ve bir rastlantıyla hepsi de kadın.
Jun Nguyen-Hatsushiba (Tokyo, 1968), yaşadığı yer olan Vietnam'ın küreselleşme ve modernleşme sonucu geçirdiği değişimler üzerine odaklanıyor. Sanatçının eleştirel tavrına eşlik eden yoğun bir şiirselliği hissettiren tavrını ortaya koyan yapıtlarından biri, Karmaşaya Doğru-Cesurlar, Meraklılar ve Korkaklar İçin (2001) başlıklı videosu. Burada izlediğimiz görüntüler, Vietnamlı bisiklet-taksicilerini su altında gösteriyor. Onlar su altında zorlukla ilerlemeye çalışırlarken izlediğimiz yavaş ritim, geleneksel geçim yollarının [giderek daha güç koşullarda sürdürülebildiğini anlatıyor. Anlam veremedikleri bir ekonomik istismar ağının içinde boğulan bu işçiler, var olma çabası içinde uzakta bir umut ışığı arıyorlar. Jun Nguyen- Hatsushiba 'nın yapıtları, yaşamayı seçtiği yeri özellikle etkileyen sosyal koşulları soğukkanlılıkla irdelerken, estetik duyguyu da yadsımıyor.
Vasco Araujo (Lizbon, 1975), opera ve dans dünyasının barok öykülerini yaşamın içindeki varoluşsal sorunlar ve iktidar oyunlarını akla getiren birer metafora dönüştürüyor. Son dönemde ürettiği yedi cam kutu içinde yer alan plastisin figürler, Fransa'nın Güneş Kralı XIV. Louis etrafında koreograflanmış danslar yapıyorlar. Alcidiane Balesi (Le ballet d'Alcidiane, 2002) ya da Venüs'ün Doğuşu/Alexandre (La Naissance de Venus/Alexandre, 2002) gibi çoğu örnek, mutlak monarşinin temel işlevini ifade eden dairesel kompozisyonlardan oluşuyor. Plastisin gibi çabuk bozulabilir ve kalıcı olmayan bir malzeme kullanılmış olması, tarihsel ölçekte zaferlerin, iktidarların, kibirlerin gelip geçiciliğini gündeme getiriyor. Bir zamanlar, sarayın erkek soyluları için dans dört dörtlük bir beyefendi olmanın ifadesiydi, bu dünyada kadınlara yer yoktu. Eski Rejim'in yıkılışıyla etik ve estetik idealler de yerle bir oldu ve bu gözden düşen soylular, Karl Marx'ın deyimiyle, Avrupa'nın "dans hocaları"na dönüştü.
Bu sergide yer alan sanatçılar, yapıtları aracılığıyla görsel sanatlar alanında dünyadaki yeni eğilimlere dikkat çekiyorlar. Modernliğin vaat ettiği sürekli gelişme düşü artık kesinkes yok oldu, Batı'nın estetik dilinin mutlakçı tavrı da marjinal yaklaşımların arasında kayboldu. Postmodernliğin ve türevlerinin salt yüzeyinde kalmamak içinse, eleştirel tavrımızı korumak durumundayız. İşte bu nedenle dünyanın herhangi bir yerinde birilerini etkileyen olguların bize de yabancı gelmediğini görüyor, farklılıklarla beslenen yerel bilinçlerin/tarihlerin yeni bir etik tavır olarak kendilerini koruyarak da evrenseli arayışını izliyebiliyoruz.
Rosa Martinez