İstanbul Gidiş Dönüş 2
Çağdaş dünyada varolmanın getirdiği köklü belirsizlik duygusundan söz eden sosyolog Nikos Papastergiadis, 'göç' ve 'sürgünlük' olgularını yalnızca 'gitmekten kaynaklanan travmalar, sosyal adaletsizlikteki dengesizlikler, diller arasındaki yanlış anlaşılmalar, özgürlük düşleri ve dönüş için bir nostalji beslemek' açısından değil, daha geniş çağrışımlarıyla ele alarak, 'modern durum'un bir metaforu olarak görüyor.* Modernliğin, yolculuk olgusuna tutkunluğundan söz eden Papastergiadis, haklı olarak soruyor: Modern zamanlarda, 'yerli' kimdir ve ev neresidir?

Çeşitli nedenlerle kendi yurdu dışında yaşayanlar, metaforik çağrışımları bir yana, sürgünlük halinin, tüm gerçekliğiyle, birey için bir varolma haline dönüşümünü ortaya koyuyorlar. Birçok yazar ve düşünür, böyle bir deneyim alanının yaratıcılığı dürttüğünü düşünüyor. Ulusal ve kültürel kimlikleri sorgulamak, 'uluslararası' olarak adlandırılan konumu irdelemek, farklı kültürlerin etkileşimiyle şekillenmek gibi noktalarda gerçekten öncelikle 'deneyim'in söyleyeceği söz var.

Borusan Kültür Merkezi, bu yıl ikincisini Şükran Aziz, Osman Dinç, Azade Köker ve Ahmet Oran'la gerçekleştirdiği İstanbul / Gidiş-Dönüş projesiyle, işte o deneyim alanın yansımalarını ortaya koyuyor. Birbirinden farklı yaklaşımlarıyla dikkat çeken bu sanatçıların her biri, bir 'gidiş'le 'dönüş' arasında yaşıyorlar; 'ev'lerinde 'konuk'lar, iki kültürün özellikleriyle 'çoğalan', 'katmanlaşan' kimliklerin taşıyıcısılar. Ne buraya aitler artık, ne gittikleri yere: Aradaki, adı kolay kolay konamayan, ama kimlik olgusunun sorgulanması ve kurgulanmasına çok önemli açılımlar getiren, ancak soyut bir alanın 'yerli' leri onlar. İki yerde birden durmanın getirdiği farklı boyutun 'dil'iyle konuşan bu sanatçıların deneyimlerinden öğreneceğimiz birçok şey olabilir.

Şükran Aziz'in sanatında, sözünü ettiğimiz 'sürgünlük hali'nin tüm yansımalarını görmek olası. Sanatçının 1990'lı yılların başından itibaren metin, ses, elektronik görüntü gibi farklı ifade araçları kullandığı interaktif sergilerinde, kendini güçlü olarak hissettiren temel bir dürtüden söz edilebilir; arayış. Şükran Aziz, farklı kültürlerden yüzlerce insanın sesleri ve görüntüleri arasında, 'kimliğin' ne olduğunu arıyor. "Göç, Zaman, Kimlik"ten, "Ben, Sen, Onlar / Dün ve Bugün"e, "Titreşimler"den "Anımsamalar"a dek İstanbul'da izlediğimiz sergileri, Şükran Aziz'in başından beri, özellikle dil ve bellek olgularını irdeleyerek sürdürdüğü araştırmanın birer adımı olarak görülebilir. Her bir insanın dili ve belleği önemlidir: Bireysel kimliklerin 'kurgu'su irdelenirken, toplumsal kimliğin oluşum süreci de gündeme getirilir. Son yıllarda, sanatının, "bireylerin yitik anılarını, düşlerini yakalayıp yeniden yaratmak ve bu yolla gelecek için bir insan deneyimleri arşivi kurmak" yününde geliştiğini söyleyen Şükran Aziz, "Bellek Damlaları" projesinde sözünü ettiği arşivin bir kesidini paylaşıyor. "Metafor Olarak Bellek" başlıklı çalışması için yüzlerce insanın anılarını ve düşlerini kaydeden sanatçı, "Bellek Damlaları"nda bu sesleri izleyicisine ulaştırıyor. Projenin sunumu, Şükran Aziz'in öteki sergilerinde alıştığımız biçimden epeyce farklı: Bu kez düşsel bir atmosfer kurguluyor Aziz, mekân ve renk öğelerini de işin içine katıyor. Damlaların her birinde, farklı kültürlerden birçok insanın anıları ve düşleri var; kulak verirsek, sırlarını fısıldıyorlar.

Osman Dinç'in 'özlü' heykellerini, sözünü salt biçimle söyleyen birer nesne olarak da görsel belleğimize yerleştirebiliriz, ama bu yaklaşım, malzemenin taşıdığı anlamları görmemizi engeller. Cam, demir, taş, ahşap, kurşun gibi malzemelerin kendi doğal çağrışımlarını kullanan, malzemeyi 'ona eşlik ederek', kendi anlamlarını dışlamadan içerikle donatan sanatçı, izleyiciye yalnızca ipuçları veriyor. Kullandığı malzemenin dayanıklılığı-dayanıksızlığı, ağırlığı-hafifliği, kalıcılığı-geçiciliği, doğallığı-endüstriyelliği, dikkat edilmesi gereken öğeler. Sanatçı, heykelleri aracılığıyla 'anlam kurma' uğraşında bu verilerden yararlanıyor. Kullandığı malzemeler aracılığıyla toprağın, suyun, ateşin, havanın hâlâ keşfedilmemiş gizemlerini irdeleyen Osman Dinç için, 'dünyanın öyküsü' ilginç; bunu hem estetik, hem kavramsal olarak ortaya koymaya çalışıyor. Aslında bir yanıyla da bohçasında kendisi için vazgeçilmezleri taşıyan bir göçebe gibi, Dinç: sanatı, kendi kimliğinin özünü yansıtan bir bellek hazinesi. "Ağrı Dağının Üzerinde Nuhun Gemisi", "Umut Fakirin Ekmeği", "Yer Demir Gök Bakır" gibi anlatımcı başlıklar kullanmayı seven sanatçı, heykelleri aracılığıyla sürekli geçmişine ve kökenlerine göndermede bulunuyor; doğaya yakın yaşamış bir insanın duyarlılığını sergiliyor. Heykellerine şiirselliğini veren belki de budur?

Yerel çağrışımları hissedilir bir biçimde sanatının önemli öğelerinden biri olarak kullanan Osman Dinç'in heykellerini ilginç kılan, yerelden evrensele, evrensel yerele uzanabilme yetkinliği olabilir mi? Bir topaç, sanatçının çocukluğunu, Anadolu'yu anımsatabilir; oysa zaman kavramıyla da ilintisi vardır. Tekerlek, çağrışımlarıyla, geçmişten geleceğe doğru yol alır durur; zamanı hissettirir, mekânı çağrıştırır. Osman Dinç'in mekan içine yerleştirdiği heykellerinin belki de en önemli yönü, sanatının iki temel unsuru sayabileceğimiz zaman ve mekânı görsel kılmanın ötesinde, yeniden yaratmasıdır. Bir göçebenin, bir sürgünün temel uğraşı değil midir bu?

Azade Köker'in 1980'li yıllarda cam, metal, taş gibi malzemelere çeşitli anlamlar yükleyerek pişmiş topraktan yaptığı heykelleri, sanatçının 'kadın' meselesi üzerinde ağırlıklı olarak durmaya başladığı dönemin ürünlerini oluşturuyordu. Sanatçı, çağdaş simgelerle donattığı kadın heykellerini, çağlar öncesini çağrıştıran bir ifade biçimselliğiyle ortaya koyarken, kadının, tarihsel süreçteki varoluş mücadelesini de duyuruyordu, bir yönüyle. Köker'in özellikle son dönem çalışmalarında ise malzemeyi yine bir ifade aracı olarak kullandığı, ama konusuna yaklaşımının psikolojik boyutunun arttığı söylenebilir. Azade Köker'in son yıllarda kâğıttan yaptığı heykellerinde, yalnızca kadın meselesine değil, yaşama ve varoluş mücadelesine, doğaya ve kültüre ilişkin daha sorgulayıcı bir tavrın izleri okunabilir. Son dönem yapıtlarında iç-dış, varlık-yokluk, geçicilik-kalıcılık gibi zıtlıkları duyuran sanatçı, nesnelerin ve gövdelerin içini boşaltarak, onların çevresine kâğıttan kılıflar örerek izleyicinin gerçeklik duygusuyla oynuyor, psikolojik bir mekânsızlık, zamansızlık etkisi uyandırıyor.

Azade Köker'in daha önceki dönemlerine ait kadın heykelleriyle, son zamanlarda gerçekleştirdiği kâğıttan elbiselerini karşılaştırmak ilginç. Köker, eski dönem işlerinde gövdeyi gösteriyordu; artık göstermiyor, yalnızca duyuruyor. Gövdenin bir arzu nesnesi olarak sunumunu yaşadığımız çağın herşeyi standartlaştırdığı gibi gövdeyi de standartlaştırma eğilimini, medyanın özellikle kadın gövdesini 'kuklalaştırma'sını, içten içe hissedilen ama görünmeyen, sessiz bir öfkeyle yansıtıyor.

Belki altını çizmemiz gereken küçük bir nokta daha var: Köker, 1980'li yılların sonuna dek yaptığı heykellerde kendi geçmişinin, kökeninin izlerini daha çok duyuran bir yaklaşım içindeydi. Son yıllardaki üretimi ise, bir göçebenin ne bir yere ne diğerine ait varolma halini çağrıştırıyor: İçi boş, içi görünen heykeller, unutmayı ve anımsamayı eşzamanlı olarak akla getiriyor; ve sanki, köklerimizi gövdede değil, zamana direnebildiği ölçüde, belleğimizde taşıdığımızı söylüyor.

Resmin, 'kendi yurdunda' sürgünlüğünden söz edilebilir mi? Soyut resim, dış dünyadan kopmayan figüratif ya da soyutlama resimler arasında, bugün bile, 'yabancı' konumunda. Göz, bildiğini, tanıdığını arıyor.

Ahmet Oran'ın resimleri, izleyiciye bir meditasyon derinliği sunan, salt 'kendisi' olarak varolan birer görsel nesne. Dış dünyayla ilişkisini soyut bir düzlemde sürdüren, dolayısıyla kendi varlığını dayatan bir sanat: ne bir öykü ne bir düşünce. Resim. 'Arayan göz' bu resimlerde hiçbir 'şey' bulamayabilir; ama algılama süreciyle gözü arasına alışılagelmiş düşünce biçimlerini dışlayan kişi, içsel dünyasının kapılarının aralandığını duyumsayabilir. Resmin, kimi zaman kişiye ancak doğal duygulanımlar sonucunda ya da doğada yaşadığı aşkınlık duygusunu yaşatabilmesi mümkündür. Ahmet Oran'ın resimleri, bu açıdan, sözgelimi Rothko'yu akla getiriyor ya da tualin gerisindeki soyut (ve kutsal) ışığı duyurmak için resmini dikey çizgilerle bölen Newman'ı.

İzleyicinin varlığına seslenen, izlendiği mekânla, kendi mekânı arasındaki mesafeyi duyuran resimlerinde, Ahmet Oran 'dilini' renklerle kuruyor. Tual, renklerin çağrışımlarından çok, boya katmanlarının birbirini gizleyen dokusuyla derin bir yüzeye dönüşüyor. Ressam, bir ateş ve su derinliği yaratma uğraşında gibi görünüyor; sonuç, zaman-ötesi, bilinçötesi bir 'derin dalma' etkisi-uyku gibi.

Renklerle metafizik bir gerçeklik kurgulayan Ahmet Oran'ın resimleri, Cezanne'ın bir sözünü akla getiriyor: "Renk, beynimizle evrenin buluştuğu yerdir." Başka söze gerek var mı?

Ahu Antmen