İstanbula Gidiş Dönüş 3
Bu sergi, "İstanbul Gidiş-Dönüş" dizisinin üçüncüsüdür. Göçebe sanatçıların yaşamlarına, çalışmalarına, duyarlılık, bilinç ve tutkularına bakmayı amaçlar. Göçebe sanatçı, yokluğu sırasında bir vakum, ortaya çıkışında bir nimbüs oluşturarak, zaman zaman ve sıklıkla kendi ülkesine geri döner. Araştırmanın en somut amacı, sanatçının bu yokluk ve ortaya çıkış dönemlerindeki dönüşümün doruğunu yakalamaktı. Böylece bu sergiler, izleyiciye iletmek istediğim merakımdan doğmuştur. Bir küratör olarak benim pozisyonum sabitti; ben yalnızca bilgi edinip göçebelik durumundaki konumlarını tahmin edebiliyordum. Burada, göçebelik durumunun yerleşik bir insanın konumundan hareketle tanımlandığını da düşünmek gerekir. Yerleşik insanlar bu durumu, yerleşikliğin koşullarını göçebeliğinkiyle, oturmanın koşullarını hareket halinde olmanınkiyle, bir işle uğraşmanın koşullarını uğraşmamanınkiyle, mülkiyet koşullarını özgürlüğünkiyle, serbestliğin koşullarını kısıtlanmışlığınkiyle, rahatlığın koşullarını tehlikenin koşullarıyla kıyaslayarak yalnızca deneyimleriyle tahminde bulunabilirler. Yerleşik olan için bilginin hareketi değişiklik, permütasyon, yenilik demektir. Kaotik bilgi dalgalarını işleme yeteneğini ve aynı zamanda hayatta kalma yeteneğini edinmiş olan göçebe açıkça yaratıcıdır. Göçebenin sunduğu bilgi ve değişiklik yerleşmişlerin yaşamında türbülans yaratabilir. Bu sergilerin bu amacı güttükleri, yani yerleşik olanın sakin konumunu sömürdüğü varsayılıyordu. Yerleşik bir küratör olarak rolümü oynadım ve sanatçılarla diyaloğumu elektronik posta yoluyla kurdum.

Zafer ve Barbara Baran'ın projesi iki bölümden oluşur. Bunlardan biri atölyede, diğeri ise arazide yapılmıştır. Arazide yapılmış olan, kişisel siyah beyaz belgesel çalışmada temellenir ve en basit doğal öğelerde, kayalar ve taşlar üzerinde odaklanır. Bu fotoğraflar, yaşlı kayalara saygı duyan, hatta onlara tapan bazı kültür ve uygarlıkları bir anlamda över. Atölye çalışması daha özneldir. Sanatçıların, tarihsel bölgelere yaptıkları `keşif yolculuklarında' topladıkları kaya ve taşlara dayanır. Bunlar, bu bölgeler ve çevrelerinde bulunan hammaddeler ve eski kültürlerce biçimlendirilmiş taşlarla yaşıttırlar. Bu küçük nesneler üzerine kurdukları imgeler, ışın ya da eskiz hissini verirler. Fotoğraflama sürecinde taşlar dönüştürülmüş ve bağlamsızlaştırılmıştır ve böylece belki de günümüze daha az bağlantılı ve zamanın genel akışını daha fazla ima eder hale getirilmişlerdir. Her fotoğrafın adı, yer ve tarihine göre bir kod içerir. Siyah beyaz belgesel projeler, harabe değirmenleri ve fabrikalarıyla Yorkshire'ın Endüstri Devrimi sonrası görünümüne dayanan bir diziyi ve Türkiye'de hem yeni hem eski insan izlerini belgeleyen çeşitli projeleri içerir. Türk Portreler adını taşıyan büyük bir dizi, 1980'lerin sonunda Londra'da Photographers' Gallery'de sergilenmişti. Bu sergi, çeşitli bölgelerden insanları betimlemekte ve nesnelerini, açıkça tıpkı taşlar gibi, çevrelerinde tarihlerine ait ipuçlarıyla kendi zaman ve mekânlarında köklenmiş bireyler olarak resimlemekteydi. Bu, "belleği" toplama ve sergilemenin ve "peyzaj"ın köklerine inmenin karışık bir biçimidir. Belirsiz biçimde, mobilite ve kaymaya karşı "yerleşikliğin" koşulu olan ebediyet, süreklilik, sonsuzlukla uğraşmaktadır. Burada peyzajın ayrılmaz parçası görünümdeki doğa, insan hareketliliğinin dramatik biçimde sahnelendiği kentin dışında kalan her şeyi belirtir. Doğa, hareketlilik ve hareketsizliğin arzulanan ortak bölgesi olarak sahneye girer.

Nothing to Declare adlı yapıtıyla Canan Tolon, galerinin girişini bir uçan halı dükkanına dönüştürdü. Uçarken dondurulmuş halılar taze yeşil çimen öbekleri taşıyarak ziyaretçilerinin başlarının üstünde salınırlar. "Yetiştirilmiş" bu peyzaj, vaadedilmiş sahipsiz ülkenin nişanları gibi kolun erişemeyeceği uzaklıktadır ve sergi süresince yavaş yavaş ölmeye terkedilecektir. Sanatçının amacı yalnızca kültürün ucuzlamış replikalarla tükenip gitmesine atıfta bulunmak değil, aynı zamanda insanların hayal ettikleri ve ümitsizce ulaşmaya çalıştıkları, komşularınınkinden daha yeşil olan yerlere imada bulunmaktır. Bu yapıtta doğal olan ve yapay olan çelişir, gerçekle düşsel olanın arasındaki çatışmayı betimler. Doğu mistisizmden arındırılmış, incelenip, folklörün bakışından yararlanmak için kendilerini kültürel olarak esirleştiren ve oryantalleştirenlerin ellerine bırakılmıştır. Kültürel ve maddi takas arasında bölgesel talepler ve beyin göçüne paralel olarak bağlantı kurulmuştur. "Beyan edecek" bir şey olmadığında sınırlar daha kolay geçilebilirdir. Sınırları geçerken bazılarının diğerlerinden daha fazla maruz kaldıkları gereksiz zorlukları vurgulamak için sanatçı, bariyerleri galerinin orta yerinde karmaşık biçimde bırakmıştır. Bunlar, ulaşımı daha da karmaşıklaştıran bölücülerdir; insanları, bir parça değerlendirme için sıraya girmeye ve gerekeni yapmaya zorlarlar. Bu enstalasyonda insan varlığının, daha yüksek yaşam standardına ve daha yüksek ekonomik güce doğru evrensel hedefinin koşulları, standartlaştırılmış düşler ve kısıtlama araçları modelleriyle incelenmektedir. Doğal kaynakları temsil eden çimen, bu hızlandırılan gelişmenin gidişatında edilgen ve sönüp giden ajan olarak gösterilir. İnsanların, bu gidişatın yönü, hızı ve çapraşık başarısındaki sorumluluklarının bilincine varmalarını sağlamayı hedefler.

İpek Duben'in The Book of Love adlı yapıtı 50 sayfalık çelik bir kitaptan ve çelik sunum masasından oluşmaktadır. Kitap, üç yıl boyunca Türk ve Amerikan gazetelerinden topladığı 100 aile içi şiddet ve taciz vakasının kayıtlarını içerir. Cinsiyetleri ne olursa olsun aşkları, korku, hırs ve çaresizlikleri ifadesini öfke, nefret ve intikamda bulan, farklı kültür ve ırklardan gelen kurban ve katillerin hikâyeleri beni çok etkiledi. Bazıları sevdiklerinden utanmış ya da imrendiklerini öldürmüş. Gerçeklikle düşler arasındaki uçurum bazıları için çok geniş bazıları içinse çok dardı. O arada insanların paylaştıkları çok şey vardır; yaşama hakkı ve günah işlemenin utancı. 100 vakanın orijinalleri çelik plakalar üzerine elle basılmıştır. Çoğunda metin ve imgelerin görsel sunumuna kopyalama ve baskı sürecinde müdahale edilmiştir. Her vakada metnin içeriği bozulmamıştır. Çeliğin üzerindeki pas ve gazetenin orijinal rengi korunmuştur.

Bu enstalasyon sıradan insanların yaşamlarına derinlemesine girmiştir. Duben, Türkiye ve A.B.D.'de yanyana geldikleri gibi ekonomik, siyasal ve kültürel olarak farklı modern/postmodern toplumlardan gelen isimsiz kurbanların/suçluların tarihçesine ayrıntılı olarak bakıp, onları gözlemleyip betimleyerek sanatçı olarak kendi konumunu ortaya koymakta ve önemli benzerlikleri ortaya çıkarmaktadır. Bu yapıt, Michel Foucault'nun düşüncelerine yakından bağlantılıdır: "Gerçek yaşamların yazıya dönüşmesi artık bir kahramanlaştırma süreci değildir. Bir nesnelleştirme ve tabi olma işlemi olarak çalışır." (*)

Beral Madra

* Michel Foucault, Discipline and Punish, Vintage Books,1995, s.192.