Kayıp Adımlar
İspanya'da yeni demokratik hükümetlerin 1977 yılından bu yana sürdürdüğü politikalar. 1986 yılında Avrupa Ortak Pazarı'na giriş ve 2002 yılında, tam da Euro telaşının başladığı sırada Avrupa Birliği'ne başkanlık görevi, ülkemizi Batı dünyasındaki politik ve ekonomik gelişmelerin yakın takipçisi haline getirdi. Sanat dünyasında ise, tarihsel avangard'ın iflası ve göreceli başarısızlığı içinden Picasso, Miro ve Dali gibi olağanustu sanatçılar çıktı. Bu sanatçılar, meslek hayatlarını geliştirebilecekleri uygun bir ortam sunmadığı için ülkelerini terk etmek durumunda kalmışlardı. Son yirmi yılda ise gerçekten büyük bir kültürel atılım yaşandı İspanya'da: 1980'li ve 90'lı yıllarda çok sayıda yeni altyapısal gelişmeler oldu, çağdaş, sanat müzeleri ve özel vakıflar kuruldu, uluslararası sanat fuarlarının yanısıra yeni yetişen sanatçıları ortama kazandırmak amacıyla birçok festival ve genç bienal düzenlendi. 1990'lı yıllarda Batı'nın genelinde olduğu gibi sanat pazarı duruldu, durgunlaştı ama bu dönemde de müthiş, bir medyatik gösteriye tanık olduk: Bilbao'daki Guggenheim Muzesi inşa edildi ve 1997'de hizmete açıldı. Tümüyle Bask bölgesine ait kamu fonlarından finanse edilmesine karşın programının oluşmasında New York'a bağlı olan bu müze, sonuçta yeni emperyalist küreselleşme sürecinin açık bir işareti olarak varlığını sürdürmekte.

Geçmiş yılların daha soyutlanmış yapısının ardından sanat ürünlerinin ve sanata ilişkin düşüncelerin sürekli dolaşımına denk düşen süreçte ispanyol sanatçılar, yaratıcıklarını destekleyen bu kurumsallaşmayı sağlam bir zemine oturtabilecek düzenli ve sürekli bir çağdas sanat geleneğine sahip değiller. Alışılagelmiş üretim modellerinin ötesine geçerek kendi yollarında yürürken risk almaktan korkmuyor olmaları, büyük ölçüde kendi bireysel çabalarının bir sonucu. Bu sergide yer alan Cristina Garcia Rodero, Nestor Torrens, Eulalia Valldosera, Santiago Sierra ve Pilar Albarracin, İspanya'da farklı eğilimleriyle geken, kendine özgü sanatçılar arasından seçilmiş beş örnek olarak nitelendirilebilir. Bu sanatçılar, farklı kuşakların temsilcileri; farklı yörelerden geliyorlar ve farklı disiplinlerde çalışıyorlar. Fotoğraf, yerleştirme, ışık gösterileri ve sosyal boyutlu heykeller üretiyorlar. Ortak noktaları ise, değişimden yana olmaları ve bu yolda yürürken gösterdikleri kararlılık.

Cristina Garcia Rodero (Puertollano, Ciudad Real, 1945. Madrid'de yaşamakta) belgesel fotoğrafı yaşamla etkileşim kurmamn ayrıcalıklı bir yolu olarak gören bir sanatçı. Otuz yılı aşkın süredir gezegenimizin sayısız köşesini ziyaret ederek (Haiti, Hindistan, Kuba, Gürcistan, Yunanistan, Amerika Birlesik Devletleri...) farklı insan manzaralarının belleğini oluşturuyor: Dramatik gerçekliklere, karanlık sahnelere bakarken, hiç beklenmedik yerlerde insanın karşısına çıkabilen güzellikleri de fark ediyor. Rodero'nun varoluşsal bağımsızlığ ve yaratıcılığı, yapıtlarına olağanüstü bir güç veriyor. Bu özelliği, on beş yıllık bir süreçte (1975-1989) oluşturduğu Espana Oculta (Saklı İspanya) serisindeki halk şenlikleri ve dinsel tören fotoğraflarında özellikle belirgin. Seride yer alan fotoğraflarda, gündelik yaşam koşullanyla atadan kalma rituellerin bir arada yaşandığı, maddi belirsizliklerle simgesel zenginliklerin iç içe geçtiği, büyünün gücüyle yaşamın katı gerçeklerinin birlikte deneyimlendiği bir başka 20. yüzyıl Ispanya'sından kesitler izliyoruz. Bu yoğun ve güzel görüntüler, antropolojik tanıklık içeren görsel birer veri olmaktan öte, belgesel çalışmalarla sanat arasındaki sırlara meydan okuyorlar.

Nestor Torrens (Tenerif, 1954. Tenerif'de yaşamakta) çocukluğundan beri atna özellikle 1960'lı yıllardaki ekonomik gelişmelerden bu yana turizm endüstrisinin ve yoğun muz üretiminin adalann ekonomik yapısını ve doğal güzelliklerini nasıl etkilediğine tanık olmuş. Torrens yapıtlarında Kuzey-Güney bölgeler arasındaki eşitsizliklerin yanı sıra yoksul ülkelerin büyük şirketler ve turizm sektörü tarafından istismarını iredeliyor. Kimi zaman ucuz tatiller için bakir bir cennet olarak, kimi zamansa açlik, deprem ve karmaşayla temsil edilen Üçüncü Dünya imajını sorgulayan Torrens, bir zamanlar doğal cennet olan yerlerin geçirdigi iğrenç değişimleri göstermek için yerleştirmelerinde doğal malzemeler kullanıyor. Torrens, daha olgun, daha iştah açıcı görünen ama hiç tadı olmayan meyveler üretmek için yapılan zirai çalışmaları eleştiriyor. Istanbul'daki sergide mekana özgü yeni bir yapıt gerçekleştirecek olan Torrens, Zone Restringida (Yasak Bölge) adlı bu çalışmasında Noel ışıkları ve kablolarla girilmesi oldukça güç bir alan tasarlayacak. Tüketicilikle ilişkilendirilen mutluluk düşüncesiyle dünya nüfusunun çoğunluğunun (yüzde 80) o tüketim mallarına hiçbir zaman ulaşamayacaklan gerçeğinin karşilaştırılmasını amaçlayan Torrens, doğal kaynakların dağılımındaki sosyal eşitsizlikleri düşünmemizi öneriyor.

Eulalia Valldosera (Vilafranca del Penedes Barselona, 1963. Barselona'da yaşamakta) insanın duygusal bağımlılıklarını son derece öznel bir estetik dil ile yansıtabilen bir sanatçı. Kimi zaman gündelik nesneler de kullanarak performanslar, fotoğraflar, videolar üretiyor ve ışık gösterileri gerçekleştiriyor-bunlar aracılığıyla duygusal halleri yeniden canlandırarak kişisel tutkularla sosyal yapılar arasındaki bağlantıları irdeliyor. Valldosera'nın yerleştirmelerinde gövde, çevre ve nesneler ve hepsi arasındaki ilişkiler, mekan içinde sürekli değişen ışık yansımalarıyla yeni bir enerji yaratıyor, izleyicinin rahatsız edici bir biçimde parçasi haline geldiği bir sahne oluşturuyor. Varlık ve yokluk, ışık ye karanlık ve bu gibi karsıtlıklar, Valldosera'nın sanatında yabancılaşna, kaygı, üzüntü ve melankoli gibi olguların irdelendiği bir zemin oluşturuyor. Sanatçı teknik olarak ışık yansımalarını yaratan mekanizmaları görünür kılarken, hayallerle o hayalleri yaratan durumlar arasındaki ilişkiyi sorguluyor. Hamak (1991} adlı yapıtı, iki duvara asılan bir iş. Hamağın keten dokusu sigara yanıklarından deliklerle dolu. Tavandan yansıyan güçlü bir ışık, o yüzeyi aşarak yıldız gibi parlayan küçük ışık noktaları oluşturuyor ve kozmik bir manzarayı andıran bir kadın gövdesine dönüşüyor, burada sukunet ve gerilim, ışık ve karanlık bir arada bulunuyor.

Ispanya'dan Meksika'ya tasındıktan sonra başlıca sanat akımlarının dışında kalarak sanatını sürdüren Santiago Sierra (Madrid, 1966. Meksika DF'de yaşamakta) uluslararası sanat ortamının en radikal sanatçılarından biri olarak dikkatleri çekiyor. Kapitalizmin örtükk mekanizmalarını ve sosyal ,ilişkilerin ardındaki itaat, iktidar ve nefret ilişkilerini irdeleyen Sierra, bu açıdan politik sanat geleneğini sürdüren bir sanatçı olarak nitelendirilebilir. Sierra, gerçekleştirdiği eylemler aracılığıyla kapitalist toplumlarda uygulanan politikaların sapkın özelliklerini görünür kılıyor. Bu türden ilk paralı eylemi, 1998 yılında bir kişinin sırtına yaptığı düz çizgi dövmesiydi. Sonraki yıl 465 kişiyi parayla tutarak onların Mexico City'deki Rufino Tamayo Müzesi'nin önünde dört saat ayakta beklemelerini sağladı, son olarak da 2001 Venedik Bienali Sırasında yine para karşılığı 200 göçmenin saçlarını sarıya boyadı. Sierra bu tür eylemleriyle ekonomik koşulların insan yaşamında nasıl belirleyici bir rol oynadığını gösteriyor. Yapıtları etki uyandırıyor ve insanları kızdırıyor, çünkü bunlar toplumdaki çağdaş istismar biçimlerine tutulan acıklı aynalar aslında. Sierra'nın yapıtlarında karamsar bir yenilgi atmosferi hissetmek mümkün-bir bakıma işçi sınıfının ufak bir ücret karşılığı zamanını satmak dışında bir çıkar yolu bulamadığı gerçeğini dile getiriyor. 1999 yılında Espacio Aglutinador, Havana, Kuba'da gerçekleştirilen Parayla Tutulmuş 6 Insan Üzerine 250 cm. Dövme çizgi başlıklı eylemin video yapıtı, Minimal Sanat'ın saflığına ilişkin yanılgıya getirilen en radikal eleştirilerden biri olarak da nitelendirilebilir.

Pilar Albarracin, grubun en genç sanatçısı. (Sevil, 1968. Madrid'de yaşamakta) Albarracin'in Endulus kökenleri video, fotoğraf veya heykel biçiminde üretilen yapıtlarında etkili oluyor. Hayal dünyasını zenginleştiren ögeler arasında flamenko, boğa güreşi ve ispanyol zanaat işleri bulunuyor ama bunlar hep eleştirel, ironik ve kimi zaman da alaysı bir perspektiften gündeme geliyor. (çin-tarzı desenlerle işlenmiş, tipik ispanyol şalları, ipekle doldurulmuş sira sira "chorizo" sosisleri nesne temelli işlerinin en ilginç örnekleri arasında. Yine de Albarracin'in kültürel basmakalıplar konusundaki en güçlü eleştirilerini video işlerinde bulabiliyoruz. Bazılarında sanatçı bir flamenko dansçısının kimliğine bürünüyor. Prohibido el Cante (Şarkı Söylemek Yasaktır) (2000) başlıklı videosunda kendisini "cantaora" (flamenko şarkıcısı) olarak görüyoruz. Bir gitaristin eşlik ettiği bu videoda sanatçı trajik bir tutkuyla haykırarak şarkı söylüyor. Performansın sonunda elbisesini makasla yırtıyor, sonra yüreğini kazıyor, her tarafa kan fışkırıyor. Bu yapıt, Franco zamanında taverna ve barlarda uygulanan "şarki söyletne yasağı"na göndermede bulunuyor. Albarracin'in bu yapıtı, baskı altında tutulanların en derin üzüntülerini ve resmi söylemin dışındaki her türlü dışavurum üzerinde uygulanan sansürü gündeme getiriyor.

Bu sergide izleyeceğiniz beş sanatçı, çağdaş sanatın kayıp basamaklarında ilerlerken eleştirel bilincin, konformizmin karşısında durmanın ve cesaretin çok önemli özellikler olduğunu gösteriyorlar. Klasik resmin zengin geleneğinin farkındalar, ama fotoğraf ve yeni medyayı da kucaklıyorlar, bir yandan da "mainstream" tarafından dayatilan trendleri sorguluyorlar... Ve tum bunlar, kendi seslerini, kendi ritimlerini bulabilmelerine ve çalkantılı dünyamızın hayal gücüyle beslenen estetiği içinde son derecede kişisel ama aynı zamanda sosyal açıdan anlamlı yapıtlar üretmelerine yardımcı oluyor.

Rosa Martinez