Şahane Seyahat Acentesi

Şahane Seyahat Acentesi başlıklı sergi, Çin, Kore, Japonya ve Hindistan gibi ülkelerden çok sayıda Asyalı sanatçıyı bir araya getiriyor. Asya ve Avrupa'nın kesiştiği İstanbul'dan Seza Paker ile Fransa'nın tarihsel anlamda Hindicini bölgesiyle ilintisi olan güney kenti Nice'ten G. Caty de bu sanatçıların arasında. Hepsinin temel bir ortak noktası var: Her biri, doğduğu yer ile yabancı ülkeler arasında gidip geliyor. Şahane Seyahat Acentesi'ndeki tek Avrupalı sanatçı olan G. Caty de doğduğu ülkeden başka yerlerde yaşayıp çalışması açısından onlardan biri sayılabilir. Nice'li sanatçı, Brezilya, Afrika ve dünyanın başka bölgelerinde yaşadı ve çalıştı.

Şahane Seyahat Acentesi sergisi, sonsuz bir göçe- belik durumunun algılanmasına yönelik bir ortam yaratmayı amaçlıyor. Ama tabii yanlış anlaşılmasın, bazen bir durumu tümüyle nüfuz etmek, onun kökenine inmek anlamına gelmeye- biliyor, izleyicinin yapıt etrafında kurduğu başka anlamlar da ortaya çıkabiliyor. Şimdi; bilinmeyen yerlere yapılan seyahatlerin her defasında saklı anlamlar peşindeki bir arayışın sonucu olduğunu söylemek saflık olur. Bazen de mesele, hep yaşanmış olan yerden kaçmakla ilgili olabiliyor. Göçebeliğe ve özellikle turizme duyulan arzu, belki de bizi yollara çıkaran şeyin ne olduğunun bilincine vardığımızda esas anlamını kazanıyor.

Tarih, yaşadığımız dünyanın bir tür trafik ağına dönüşmüş olduğunu ortaya koyuyor. Yeni keşifler öyle gökten düşmüyor, bu, daha çok bir melezleşme sürecinin bir sonucu: başka bir deyişle, yeni yapıtlar, eski yapıtların yeni bir dönüşümünden başka bir şey değil.

Bu açıdan bakıldığında trafik, sosyal gelişim için bir zorunluluk haline geliyor. Toplumsal yapı öyle yoğun bir hal alıyor ki sonuçta ortaya çıkan kapalı sistem, karşılıklı bir dönüşüm olmadan herhangi bir değişime olanak tanımıyor. Tarih bize, gezegenimizin bir köşesinde, her zaman, etkin bir melezleşme halinin yaşanmakta olduğunu anlatıyor. Marx ve Engels, Alman İdeolojisi'nde trafik kavramından söz etmişlerdi. Burada trafik, "değiş-tokuş", "iletişim", "ürün ilişkisi" bağlamında, bazen de sözcüğün gerçek anlamında, "ilişki" şeklinde kullanılıyordu. Sanat iletişimdir - insanları yönlendirebilmek yeteneğidir. Gösteri dünyası ya da siyasi arenadan farkı, sanatçının daha özgür olmasıdır. Ama sanat toplumsal olana yönelmezse, kendine dönük bir şey olmaktan kurtulamaz, tıpkı sevgi olmadan cinsellik gibi. Bugünün sanatçıları, toplumu yeni bir dünyaya yönlendiren seyahat acenteleri olarak görülebilir; onlar, yeni bir trafik sisteminin yaratıcısı belki de.

Berlin Duvarı'nın yıkılması ve Soğuk Savaş dönemi- nin sona ermesinden sonra liberal bir değişimin yaşandığı, uluslararası seyahatlerin yoğunlaştığı yeni bir döneme girildi. Bazıları, son derece iyimser olasılıklar üzerinde durarak mükemmel bir 'uyum'un yaşanacağına inanıyor.

Oysa böylesi uyumlu bir geleceği öngörmek için daha çok erken. Bana göre, 21. yüzyılın kültürü, Paul Virilio'nun dediği gibi, Babil Kulesi'ni akla getiren bir kaosun içinden şekillenecek. Seyahat ve turizm, çağımızı temsil eden simgeler haline geliyor. Savaşlar, salgınlar ve doğal afetlerle giderek daha karanlık görünen bir geleceğe karşın seyahatler azalmıyor, çoğalıyor. Öyle görünüyor ki geleceğin dünyası, turizm üzerine temellenecek. Turizm daha şimdiden bir tür "yaşam tüketimi" olgusuna dönüştürülmüş durumda. Bunun içeriği ve yönelimi, gitgide daha çok çeşit ve yaratıcılık taşıyan bir olgu haline geliyor: Doğaldan yapaya, tarihsel mirastan, halk kültüründen egzotik diyarlara ve hatta çağdaş kentsel mekânlara uzanan bir çizgide her yer, "turistikleştiriliyor". Bu olgu, "medyalaşma", "bilgiselleştirme" ve "ticarileştirme" gibi süreçlerin gücüyle destekleniyor. "Yaşamı tüketme" fikri, çağdaş toplumda herşeyin tüketilebilir olduğu mantığından kaynaklanıyor. Doğa, tarih, kültür ve gerçeklik hep birden turizm yolunda birer hediyelik eşya haline gelince, beden- lerimiz ve zihinlerimiz de, sonuçta, toptan "yok" oluyor.

Turizmin günümüz sanat ve müze kültürü üzerinde de çok büyük bir etkisi var. Uzun zamandır gölgede kalan ama sesini duyurmaya çalışan sanat dünyası, kurumsal yapısına sinmiş olan totaliter tavırların baskısıyla sustu- ruluyor. Çeşitli değerler yayılıyor ve denetleniyor. Bugün bienaller, Meksika ile ABD sınırlarında kurulmuş olan 'imi- tasyon' fabrikaları 'Makiladora'lara benziyor.

'Butik sanat' (l'art boutique) olarak adlandırabileceğimiz bir olgu, bienallere karşı tavrıyla, yaygın sanat pazarının da ötesine geçmeye çalışıyor.

Butik sanat, belli bir kültürel altyapıya yönel- diği ve özgürlükçü bir sanatsal üretimi hedeflediği için bir bakıma avangard yöntemleri taklit ediyor.

Bu çabalara karşın büyük bütçeli dev kültür kurumlarının sanat ortamını tümüyle yönlendirdiği, bunun da ötesinde tıpkı acentelik sistemi gibi dünyanın dört bir yanına yayıldıkları görülüyor. Bunun alternatifi ne olacak? Kararsız ve kimliksiz, pusulasını yitirmiş bir yolculuk mu? Deleuze'ün Proust'tan alıntıladığı türde bir yolculuk belki: Gerçek hayalci, birşeyleri doğrulamak için yola çıkan değil midir?

Seyahati başkalarını anlama süreci olarak düşünürsek, seyahat de bir tür sanat, sanat da bir tür seyahattir. Ölümü genellikle sınırlayıcı bir olgu olarak düşünürüz - gelecekteki bir zamanda bizi bizden alan bir şey olarak. Seza Paker, Paris'teki Basile kahvesinde çektiği fotoğraflarda Dante'nin Vergilius rehberliğindeki tuhaf yolculuğuna ve esas arayışında olduğu aşkı Beatrice'ye göndermede bulunuyor. İmgelere baktığımızda anlatısal bir boyut yakalayabilsek de aslında kahvenin içinde ve dışında gezinen gölge bir karakterin çağrışımı var yalnızca. Kırmızı şişeler, kültablaları gibi ölüdoğa imgeler, bu yalnız gezere cehennemvari fikirler düşündürüyor sanki. Şurada eski bir piyango afişi (belki de yaşamın piyangosu, cennet ve cehennem arasında olmak). Büyük siyah çanak, J. Pierre Raynaud'nun yapıtlarına gön- dermede bulunuyor; Dufy'nin "la croisette" afişi, kapitalist dünyanın cennetine ilişkin anlık bir bakış. Ve nasıl bir yoğun ışık ve havayla dolu bir atmosfer! Gölge, sık sık "Bobino" afişinin etrafında geziyor, burada Havva, poz veren ve cennette yaşayan güzel bir sarışın. Aslında bu aynı zamanda 1960'lı yılların Paris'inin kabarelerini andıran bir dans gösterisinin reklamı. Kasanın her fiş kesmesiyle çıkan sesler, bir anlamda yaşamın hesaplanmasını çağrıştırıyor, tıpkı dışarıda bir tartışma yaşayan adam gibi. Barın hemen ötesinde merdivenler var, depoya, bilin- meze, hesaplanamaza inen... Son imge, koridorda kaybolan bir gölge, bir gezgin. Seza Paker'in hayali yolculuğu gün- delik yaşamın ötesindeki bir başka dünyaya bir tür geçit gibi. Bu öylesine bir ideolojik oyun değil, zaman ve mekân, çerçevesi yok olmuş bir fantezi yaratan bir düşünceler bütünü. Paker'in imgelerinde, mülkiyetin kirli açlığından arınmış bir saflık; doygunluk ötesi bir halde sürekli bir noktaya odaklanmış bakışlarımıza, entelektüel kavrama nok- talarımıza belli belirsiz dokunabilmek gibi bir güç var. Burada yokoluş, yeni bir varoluş için bir geçit değil yalnızca.

Paker bize yok olmanın ne kadar yüce olduğunu gösteriyor esas olarak.

Bu açıkseçiklik nedeniyle yapıtlarını oluşturan her öğe, yapıtın ötesinde dünyaya dair bir anlam kazanıyor.

Yapıta dair bir öngörü hissetmek, anın ötesinde olmak, o ana dair herşeyi açıklamak anlamına geliyor.

Burada an tek bir saniye değil, birşeyin o şey haline geldiği sürece işaret ediyor. Bir şeffaflık içinde şeyler iç içe geçiyor. Tümüyle, sırılsıklam olmamızı istiyor bizden Paker, herşeyi silmemizi ve herşeyi kendi haline bırakmamızı.

Brezilya ve Afrika'da yaşayan G. Caty, Noel Baba'nın anlamıyla ilgileniyor. Noel Baba'nın gerçekten yaşamış olduğuna dair inanç, arzularımızı doyurmamın çok özel bir biçimi. Sahte bir hikâye olmasına karşın, çeşitli arzularımızı tatmin etmesi açısından olağanüstü bir gücü var. Olağanüstü fanteziler ve sonsuz hikâyeler yaratabilen bir sihirbaz olan Caty, bu yüzden ilgi duyuyor Noel Baba'ya.

Noel Baba hikâyesindeki mucize, idealize etme inancıyla içselleştiriliyor. Kendi benliklerini korumayı isteyen iki kişi arasındaki karşılıklı ilişki gibi bu. Çocukların Noel Baba'ya inanmalarının nedeni, onun, çocuk- ların hayal edebileceği bir karakter olmasından kaynaklanıyor.

Çocuğun, artık ona inanmadığı zaman bile Noel Baba fantezisinden edindiği şey, bu hikâyeyi kurgulayan taraflardan biri olarak ana-babasının şefkati. Ana-babadan gelen hediye, aralarındaki özverinin bir ifadesi. Bu anlam- da bakıldığında Noel Baba, arzularımızı ortaya koyup, başkalarının arzularını da kabul etmek yolunda bir yapı oluşturuyor.

G. Caty, Rene d'Azur adında bir çizgi film kahra- manı yaratmış, bu karakter kendine dair bitmek bilmeyen izleri gezegenin dört bir yanına bırakıyor. İlk ataları 30 bin yıl önce Sibirya'da yaşamış ve bilinmeyen bir karbon taşı üzerinde siyah bir anal nokta (anüs'ten) bulmuşlar, bu bir tür tarihöncesi gerilim senaryosu (ama bu hikâyenin adı, Rene d'Azur'un Vakayinamesi). Derken bazıları Doğu'ya göçmüş, Amerika'ya gitmişler ve Kızılderili olmuşlar, ötekiler Batı'ya göçmüş, Asya'dan Mezopotamya'ya uzanmış (3 bin yıl önce), Türkiye'ye (işte sergimizin hikâyesi), Etiyopya'ya, Venedik'e vs. ve bütün dünyaya yayılmışlar ve artık onları gelecekte de bulabiliyoruz. Rene, herşeyin etrafında döndüğü bir çekim merkezi gibi. Aslında bu, yaşamını (ve umut ederiz ki izleyicinin yaşamını da) sanat- tan daha güzel kılma arayışı.

Sanatçı, şu anda Rene'nin İstanbul'daki hikâyesi- ni kurgulamak için Osmanlı tarihine bakıyor. 15 yıl kadar önce sürekli tekrar yöntemiyle 50x50 cmlik bir yüzeyi kendine mal etti. Joseph Kosuth ve Marcel Broodthaers gibi sanatçılara atfen, "üretim olarak üretim olarak sanat" ifadesini yaratarak, bunu 50x50 cm'lik formatlarda sonsuz bir dizi resim halinde ortaya koydu. Bu, gücünü yitirmiş (resmin sıfır derecesi) değil, nefret artı bir düzeyi (n+1 düzeyi), Fransızca 'haine' nefret anlamına geliyor. Bu bir tür "art pompier" piromanisi (kasten yangın çıkarma deliliği; Caty, Fransızcada "pompier"nin aynı zamanda itfaiyeci anlamına geldiğini söylüyor). Bu korsan bir sanat, fikirler ve imgeler çalınıyor. Bu üretim, işte, "sergi olarak sergi olarak sanat" başlıklı böyle bir sergiye gereksinim duyuyor. Caty, Duchamp, Maleviç, Niele Toroni, Robert Filliou gibi sanatçıları harmanlamak iste- miş. Fluxus sanatçısı Robert Filliou, "sanat, yaşamı sanat- tan daha güzel kılan şeydir" demişti. Burada Caty, "Rene d'Azur, insanlığı Rene d'Azur'dan daha güzel kılabilir" diyor.

Caty'nin yapıtları, yakalamak, melezleşme, bek- lenmedik değişim propagandası, fazlalık, tohum bırakmak, imgelerin ve sözcüklerin rizom çoğalması, anlamın mantığı, sanal oyunlar gibi konularla ilgili. Caty, sözcük oyunları yapmayı, geçmiş, şimdi ve gelecek arasında köprüler kurmayı ve cümleler arasında kafiyeler yaratmayı seviyor.

Wang Du, günümüz tüketim kültürü içinde turizmin yaşamlarımızın bir parçası haline gelişini ve Fluchtlinien'i (Deleuze) irdeliyor. Fluchtlinien bir gerçek. Bu, gerçek dünyadan ve sorumluluklarımızdan kaçmak için çöllere ya da sanatsal hayal gücüne sığınmak için değil, dünyanın içinden akabileceği bir delik açmakla ilgili. Bu aslında kabul etmeme ya da terk etmeye tümüyle karşı bir duruş. Daha çok yeni bir mutluluk peşinde olmak gibi. İtalya'da 2002 yılında Mamma Mia! başlıklı yeni bir turizm noktası icat ediyor Wang Du. Bu aslında bir kenara atılmış bir çiçek sulama testisi. Ama turizmin bir parçası haline geldiği için, inanılmaz derecede şaşırtıcı bir keşif nesnesine dönüşüyor. Zaman içinde tüketilen kültürel atıklar gibi paha biçilmez olacak yakında, tarihin uzak bir sayfasından alıntılanmış olacak. Wang Du, Şahane Seyahat Acentesi sergisi için meyve, sebze gibi özel malzemeler kullanıyor ve bunları yerel medyadan gördükleri gibi oyarak, paketlenmiş seyahat kültürüne atfen yenebilir ya da satın alınabilir birer tatil hediyeliği haline geti- riliyor.

Çağdaş zamanlar, tıpkı bir yapboz gibi karmaşık bir değerler sistemi içinde çözülüyor, toplumumuz için Lego en temsili modellerden biri haline geliyor. Her birey kendi uygarlığını, sanattan giyecek ve yiyeceğe varana dek kendi beğenilerine göre şekillendiriyor.

Hintli sanatçı Shilpa Gupta, biyonik insan beden- leri yaratmak için Internet'ten yararlanmış. 21. yüzyılda insan bedeni, alışılagelmiş organ nakilleri yerine protez teknolojisindeki gelişmeler sayesinde ortaya çıkan elek- tronik beden uzuvları ya da iç organlarla dramatik bir dönüşüm yaşayacak. Gupta'nın yapıtlarında insan bedeni, fiziksel beden olmadan hayali bir bilinç düzeyinin yaşandığı bir tür matriks haline dönüşüyor. Oldukça eleştirel bakan yapıtlar bunlar, (www.xeno-bio-lab.com) Xeno, 'xenophobia', yani yabancı düşmanlığı, ırkçılık anlamına geliyor. Gupta'nın yapıtları, kapitalizm ile gelişen, küreselleşme ile yayılan toplumsal açgözlülük sar- malında Güney'den Kuzey'e, Siyah/Esmer'den Beyaz'a, Yoksul'dan Varsıl'a, Kadın'dan Erkek'e uzanan ticari hatlar üzerinde yaşanan organ ticareti/turizm endüstrisi üzerine odaklanıyor. Kızını evlendirebilecek parayı bulmak için organlarını satan Hintli bir köylü kadınından, Güney Afrika'da sahipsiz bedenlere, bir Çinli mahkuma kadar... Sahi, bu yerlerde organınızı seçerken, neden şöyle bir alışveriş molası verip, Ucuz Bir Tatil Kampanyası'na başvur muyorsunuz?

Koreli sanatçı Bahc Yiso, İnternet'ten www ibaresini (world wide web) ödünç alarak yapıtının başlığını Wide World Web koymuş. Mavi kâğıtlar üzerine çok sayıda coğrafi isim yazmış. Bunlar tanıdık olmayan ve her biri kendine özgü söylenişi olan yerler. Büyük mavi yüzeyler gökyüzünü ve denizi anımsatırken, mavi yüzey üzerine yazılmış ya da tutkalla yapıştırılmış belli belirsiz beyaz yer isimleri, dünyanın dört bir yanında uçuşan kâğıtlara benziyor.

Oscar Wilde'ın sözleri, "Ütopik bir düşü olmayan haritanın hiçbir değeri yoktur", bu yapıtı açıklamak için çok uygun. Ayrıca, Araraquara, Fakfak, Nunachuak, Quezaltenango gibi yerlerin hiç tanıdık olmayan ve kulağa tuhaf gelen isimleri, Marshall McLuhan'ın Gutenberg Galaksisi kitabında vurguladığı duruma göndermede bulunarak görsel bir veri sunmaktansa, doğrudan işitsel duyarlılığımıza sesleniyor.

Sanatçının haritasının arkasındaki soluk mavi ışıklar, ilk bakışta izleyicinin gözünü rahatsız edebilir. Oysa bunlar, dünyanın uçsuzbucaksızlığıyla yaşamlarımızın yıpranmışlığı arasında dramatik bir zıtlık oluşturuyor.

Bach Yiso, bilmek ile bilmemek arasındaki alan- larla, bildiklerimizin yetersizliği üzerine şüpheci bir tanıklık olduğunu söylüyor. Yiso, "Küreselleşme ve yeni liberalizm dünyanın dört bir yanına yayılmış gibi görünse de gerçekte yaşamlarımız her zaman olduğu gibi sıradan, önemsiz ve yüzeysel" diyor. Üstelik şimdi artık anladığımızı sandığımızda bile yanlış anladığımızı anlaya- bilecek durumdayız.

Hiraki Sawa video yapıtları için odasını iniş ve kalkışlara olanak tanıyacak malzemelerin bulunduğu bir havaalanına dönüştürmüş. Dışarıdaki dünya ile kendi dünyası arasındaki sınırlarla ilgileniyor. Odasındaki bir duvar, ufuk çizgisine dönüşüyor. İzliyor ve izleniyor. Yine de dışarıdaki dünya belirsiz bir yer. Bazen insanın hayal gücü, gerçeğin kendisinden daha gerçek olabiliyor. Dışarıyı, ama aynı zamanda kendi dünyasının ait olduğu yeri inceliyor Sawa. Dün birlikte yürüdüğümüz sokaktan söz ediyor, ama bugün gitsek aynı sokağı bulup bulamayacağı- mızdan emin değil. "Ama benim her gün dönecek bir odam var," diyor. "Etrafımdaki herşey bana gerçek görünüyor ama belki onlar da bana ihanet edebilir." Burada, gerçek sandığı dünya gerçeklikten çıkıyor. Bu durumun da geçici olabileceğini göstermek istiyor. Anlattığı görüntüler bile değişebilir. Aradığı dünyanın aslında kendinden o kadar uzakta olmadığını düşünüyor.

Hong Sung-Min, Hollywood aksiyon filmlerini ve Kore ticari sinemasını anımsatan videosunda İngilizler'in ünlü komedi dizisi Benny Hill Show'dan esinlenmiş. Sanatçıyı özellikle etkileyen, bir sahnede Benny Hill'in golf sopasını savunmasıyla kocaman bir patlama olmuş olması...

Sung-Min, videosunda Seul'daki İslam Lokantası' nda şef olarak çalışan Hasan'ın yaşamını anlatıyor. Hasan Hyatt Regency Oteli'ni, bir camiyi, tipik Kore tarzı bir kiliseyi ziyaret ediyor ve zaman zaman da Seul'un ünlü turistik yerlerinde fotoğraf çektiriyor.

Hong'un videosu yaratıcı bir coğrafyanın (Kuleshov Etkisi) imgelerini, belgesel ve kurgusal öğelerle birlikte, öyküde dramatik bir kurgu olmaksızın birleştiriyor.

Sanatçı, emperyalist terör ile muhalif terör arasındaki çizgiyi ve bunların gündelik yaşamı nasıl etkile- diğini sorguluyor. Yapıtlarında izleyici o gergin sınırları deneyimliyor. Bugün hepimiz, 'dünya' denen o büyük sahnede birbirinden farklı filmler izliyoruz - bu filmlerin kahra- manları, Olimpiyatlar, Dünya Kupası, Biennaller, Siborglar, Biyonikler arasından seçiliyor. Çok karanlık ve derin, "dünya" denen bu sahne, hakikate açılan kapı ise sanki hiçbiryerde.

Hong videosunda bu korkunç sahneyi bizim yarattığımızı, bu sahnede izlediğimiz filmlerin de sonuçta bizim öykülerimiz olduğu yolundaki ironik durumu göstermek istiyor. Göstergesel bir gerçeklik kurgulayarak küreselleşmenin tehlikelerini açık ediyor, gezegenimizin emperyalizmin yaygınlaşması adına nasıl bir savaş alanına dönüştüğünün altını çiziyor.

Young Chul Lee