Sessiz Çığlıklar, Karmaşık Rüyalar

Gradiva Meselesi. Sanattaki Cinsellik Düzeneği

Her türlü tarihsel oluşum, zaman sürecinde er ya da geç tek bir terimle tanımlanmaya başlanır. Bu, sözgelimi, sanat, kadınlık ve dil gibi olgular için de geçerlidir. Mağara resimlerinden klasik Batı resminin çıplaklarına uzanan tarihsel bir süreçte sanat olgusunun, kadınlığın belli biçimleriyle ilişkili olduğu şüphe götürmez. Kadınlar, tarih boyunca sanatın konusu olmuşlar, ayrıca birer sanatçı olarak tarih sahnesine çıkmaya başlamalarıyla sanatın kendi dişilliğinin de öznesi haline gelmişlerdir (tabii ancak bildiğimiz, varlığından haberdar olduğumuz kadın sanatçıların geçmişine kadar uzanabiliyoruz). Kadın ile dil arasındaki ilişki -ve dolaylı olarak da bunların sanatla bağlantısı- ise, esas olarak psikanaliz sayesinde kurulmuş, modern kültürün önemli konularından biri haline gelmiştir.

Kadınlık konusu, elbette ki Freud'un keşfi değildir. Freud bu konuyu, Paris'teki Salpêtriêre Hastanesi'nde kadınların histeri krizlerine dair adeta canlı bir tiyatro sahnesi kurmuş olan Charcot'dan devralmıştı; bu hastanede kadın, bir araştırma nesnesi, yeni bir bilimin meşruiyet aracı, daha doğrusu dipsiz kuyusu olarak yoğun bir ilginin odağı konumundaydı. Charcot'nun araştırmaları, daha sonradan Freud ve Lacan'ın da katılacağı bir alanın -ya da bir tür Bermuda üçgeninin- temelini oluştaracaktı. Hatta Lacan'ın, kadının varolmadığına dair ünlü bir sözü de vardı: La femme n'existe pas.

Burada tek bir yaratığın, bir kadının yok olması ya da genel bir kavram olarak kadının, kadınlığın yok olması arasında pek bir fark yoktur - Lacan'ın sözleri, kadınlığa dair olasılıkla Charcot'nun ön ayak olduğu (aralarında Friedrich Schlegel'in 1800'lü yıllarda yazdığı Kadınlara Dair gibi yapıtların dahil olduğu Alman romantizmini de unutmamalı), sonradan Freud'un tamamladığı bir alanla ilgili krizi tanımlıyor. Bu kriz, daha sonraları çağdaş sanatta da ifadesini buldu. Bu 'ifade etmek' terimi sanıldığından daha büyük önem taşıyor, çünkü o Bermuda üçgeninin sırrı, öyle pek alışık olduğumuz sırlardan değil. Gizli saklı, içe dönük, karanlık bir şeyin mantığını izlemiyor.

Çağdaş sanat tarafından gayet net bir biçimde aydınlatılan kadınlık sorunu, Charcot'dan beri kimsenin nasıl yorumlayacağını bilmediği çeşitli göstergelerle farklı şekillerde ifade edildi. Benjamin'den Derrida'ya ve Zizek'e uzanan bir çizgide psikanaliz-sonrası düşünce biçimleri açısından baktığımızda ise, birer muamma olan bu göstergelere bilimsel uygarlık içinde boş alanlar açıldı. Kadınsı olan, işte bu şekilde bir bütün olarak kültüre meydan okuyan, o kültürü bir bütün olarak araştırmaya yönelik bir alana dönüştü; modern kültürde kadının ifadesi ve kadınsı olanın göstergeleri, yanıtsız birer soru haline geldi. Freud'un 1930 tarihli Uygarlığın Huzursuzlukları'nda huzursuzluğun, kadınlarla ilgili hatları olduğu ortaya çıktı. Kültürel birtakım yarıkların kadınlar açısından ele alınmasıyla -ki böylece de cinsiyet kuramı ortaya çıktı- kadın sanatı yoğun bir ilginin odağı haline geldi. Hatta kadınların sanatının ondan bekleneneni karşılayamaması bile bu durumu değiştirmedi. Aksine, kadınların sanatına dair -tabii eğer böyle birşeyden söz edebilirsek- yanıtlar vermektense daha çok soru sorulması, bu alana yönelik ilginin canlı kalacağının teminatını oluşturdu. Mistik ve muammayla özdeşleştirilen kadın kadar kolay gizemleştirilebilen bir şey yoktur. Gizemleştirilene duyulan bu dayanılmaz çekim, "kadın sanatı"nın sonsuz bir ertelenme halinde ilerleyişinin de nedeni: kadın sanatı, kendisini çözümleyeceğine kendisi sürekli yeni bilmeceler halinde ortaya koyuyor, temsil edilen kadının tanınması onu aslında tanıyamamak anlamına geliyor, kendilerini çözümlemeyi reddeden çok sayıda kadın sanatçı bulunuyor. Psikanaliz, Hıristiyanların itiraf yönteminin mirasçısı olsun olmasın, "cinsellik düzeneği"inden en çok yararlanan kesim yine kadınlar oldu. Bu düzenek önem kazanmaya, yani psikanaliz sessiz çığlıkları ve karmaşık rüyaları divana yatırıp konuşturmaya başladığından beri, o çığlıklar ve rüyalar en derindeki öze, hatta genel olarak kültürün gizemli bulmacasına dair pencereler açmaya başladı. Öyle ki kadınların rüyaları ve itirafları Freud'un konuşma tedavisi'nin ilk nesneleri oldu -öncelikle Charcot'nun araştırmalarında ifadesini bulan, daha sonra Freud'un ilginç hasta öykülerinde ortaya çıkan şey, bütün gerçekliklerden daha büyük gerçeklikleri konuşan daha üst ya da alt bir otoritenin varlığının keşfedilmesiydi.

Bilinçaltının ta başından beri kadın olanla, açıkça kadınsı bir göstergeler sistemiyle özdeşleştirilmiş olması nedeniyle bilinçaltına, o 'deniz kabuğu'na gerçekten kulak veren kişi -tıpkı George Bataiile'ın 1942 tarihli Madam Edwarda'sı gibi- esas gerçeği konuşan bir sese kulak verdiğine inanır. Hakikata giden yolda yeterince başarılı olamayan yüzlerce yıllık eril düşünce biçimlerinin ardından kadının sesi, erkeklerin düşünce biçimiyle hakikat arasındaki ilişkiyi kuran, ayrıca gövdeye daha yakın duran bir hakikatı ileten bir araç konumuna gelir: kadın sanatçıların da hakikatı dile getirilebilir oluşuna duyulan bu ilgi, bu ilginin karşılığını versin vermesin onun söyleyeceklerine duyulan güncel ilgiyi denetim altına alır. Kadınlık mitininin yapısöküme uğratılmasına kendilerini adayan iki-üç kuşak kadın sanatçı bile bu psikanaliz sonrası durumdan faydalanmışlardır.

Peki ama, gerçekte ne anlama geliyor sessiz çığlıklar, karmaşık rüyalar? Bunun yanıtı -ki bu Rüyalar ve Yorumları'yla ilintili- bilinçaltının sessiz çığlıklarından çıkıp, aynı zamanda karmaşık rüyalara odaklandığınızda ortaya çıkabilir. Kadınlığın akademik olarak çözümlenmesinin ilk adımı, Freud'un 1899 tarihli Rüyalar ve Yorumları, psikanalizin yolunu açan tuhaf rüyaları aydınlığa kavuşturmakla kalmadı yalnızca; bu düşler temelde kadınsı bir sanat olan gerçeküstücülüğün (ki şaşırtıcı da olsa, erkekler tarafından da üretilebiliyordu), özellikle düşler bağlamında konuşulan bir sanatın oluşumuna katkıda bulundu.

Freud, sanatın yorumu ile düşlerin yorumunun nasıl örtüştüğünü ilk kez Wilhelm Jensen'ın 1903 tarihli kısa romanı Gradiva'yı yorumlayarak gösterdi. Kitabın başlığı, baş karakter olan bilimadamının rüyalarına zaman zaman Romalı tanrıça Gradiva olarak giren bastırılmış çoçukluk aşkından kaynaklanır. Freud, 1907 tarihinde yayımladığı Wilhelm Jensen'in Gradiva'sında Düş ve Hezeyan başlıklı incelemesinde, anlatılmış bir rüyadan ilk kez yararlanır ve böylece edebiyat yapıtlarının psikanalitik olarak yorumlanmasının temellerini atar. Freud aynı zamanda düş kadar karmaşık bir gerçeklik yerine karmaşık bir rüyaya daha yakın olan bir sanat fikrini de ortaya koyar. Aslında psikanalizin gelişimine katkıda bulunan ve onun daha geniş bir alana yayılmasına ön ayak olan kadınların rüyaları, cinsellik bir yana, şiddetli derecede duygusal bir içeriğe sahip oldukları için karmaşıktı. Onları anlaşılmaz kılan da zaten buydu - Gradiva işte bu nedenle pek çok gerçeküstücü sanatçının ikonu haline geldi, sözgelimi André Breton 1935 yılında Marcel Duchamp gibi sanatçılarla işbirliği yaparak sanat galerisinin ismini Gradiva koymuştu. Bu süreç bugün de sürüyor. Aslında Gradiva meselesi, kuramdan çok sanatsal pratik alanında genişliyor. Yapısalcılık sonrasının altın çağına karşılık Paris'te (Kristeva, Barthes, Deleuze, Derrida, Cixous ve Irıgaray ile birlikte) kadına dair her ay ortaya atılan yeni düşünce biçimleri bahar modasındaki yeni giysi tasarımlarını aşmaya başlamışken kuram, bu arada giderek kendini belli ölçüde geriye çekti - belki istisnai olarak Slavoj Zizek'in neo-Lacancılığını sayabiliriz. Gilles Deleuze'ün devenir femme sloganını ortaya atmasınının üzerinden epey zaman geçti. Bugün Gradiva meselesi, sessiz çığlıklarını, karmaşık rüyalarını sanat yapıtlarında ortaya koyan ketum kadınların ve bu kadınlık düzeneğini kadınların başrolde olduğu sonu gelmez yapıtlarda yeni bir öğe olarak kullanan sanatçıların dışavurumlarında ortaya çıkıyor.

Bu tür sanatın grand dame'ı olarak nitelendirebileceğimiz, kadınlığın yapılanışını ve yapısökümünü bir arada irdeleyen kadın, tabii ki, Louise Bourgeois (d. 1911). Bourgeois'nin akıl ötesi desenleri ve resimleri bellek katmanlarından ve yaşamöyküsünden olduğu kadar rüyalarından ve rüyalarıyla kurduğu bağlantılardan kaynaklanıyor. Özellikle desenleri, kurgu ile gerçeklik, mitos ve logos, bağlantı ve yapısöküm gibi karşıtlıklar arasındaki şaşırtıcı ölçüde belirsizliklerden kaynaklanıyor. Bazen yalnızca birkaç çizgiden oluşan desenler, tıpkı rüyaların kendisi gibi herhangi bir mantık veya anlamlı formüle indirgenemeyecek ölçüde görkemli bir biçimler dünyası oluşturuyor. Bourgeois kadınlığı (ya da ona dair kendi yarattığı uzuvları) oraya buraya çekiştirirken, desen yapmak eylemi giderek daha kadına özgü bir eylem halini alıyor -devenir femme-. Ama bu, yalnızca kadınlar tarafından yapılan desenler için geçerli değil.

Bourgeois'dan tümüyle farklı bir mecrayla çalışmasına karşın Sophie Calle (d. 1953) de benzer meselelere değiniyor: Les Recits Autobiographiques başlıklı dizisi, doğru olup olmadığı bilinmeyen bir anlatı ile tümüyle uydurma olabilecek fotoğrafik bir gerçeklik arasındaki sınırlarla oynuyor. Calle, rüyaları fotoğraflayarak kendi gerçeklerini kurguluyor - içsel dünyasını geri plana atarak kadınlığa dair klişeleri kendine mal ediyor. Böyle yaparak, bu oyunun gerçekte ne kadar ciddi bir mesele olduğu göz ardı edilmiş oluyor: Calle, Düşsel Evlilik (2000) başlıklı işinde, kadınların evlenme saplantısına göndermede bulunarak kadınlara dair bir klişeyle alay mı ediyor yoksa herkesin rüyalarının bir parçası olmak hoşuna mı gidiyor belli değil. Belki bunu kendisi de bilmiyor. Kesin olan bir şey var, o da Calle'in kendi kimliğinin yansıtılmış bir figür olarak düş ile gerçeklik arasında sanatçının izleyicileriyle oynadığı bir oyun olduğu.

Maria Marshall'ın (d. 1966) Pinokyo (2003) başlıklı videosunda kadınlara dair bir imgeler evreni, belirsiz bir kadın figürün etrafında örülen son derece gösterişli bir filme dönüşüyor. Bir tarafta, birçok genç kızın ortak rüyasını süsleyen düşsel ve kiç-vari mum ışıklı yapay bir ambiyans yaratılmış. Öte yandan, bu tür reklamvari bir dünyanın allı pullu gündelik yaşam görüntüsü kadar temelsiz bir durum da yok. Bu bayağı öte-dünya hayalinin başlıca göstergesi, anne olacak kızın ellerinde tuttuğu küçük oyuncak bebek. Annenin kucağındaki o küçük canavar -gerçekten bir canavar kadar canavarımsı- özel bir mistik halin, bir delilik halinin uzantısı olarak gösteriyor kendini ama bunun, modern kadının yalanlarla dolu görkemli dünyasından pek de farklı olmadığı açık.

Susan Turcot da (d. 1966) kadın figürlerine adeta mistik bir bağlılık duyuyor. Fakat onun yapıtlarındaki portrelerde görkemli dünyalar değil, oldukça karanlık ve saplantılı iç alemler var. Ayrıca Turcot seçtiği kadın figürlerini sahte ve uzak sahnelere değil, tarih sahnesine çıkartıyor. Sanki Marshall'ın renkli çocukluk hayallerinin manik tarafını göstermek, üstündeki perdeyi açmak istercesine, sözgelimi Hotel Magdeburg'ta Mechthild von Magdeburg Lady Love (1998) başlıklı işinde olduğu gibi, birtakım kadınlara atfen desenler yapıyor. Anahtar terim olan Lady Love ile Turcot, kadın gizemini kadın sanatçının gizemine bağlıyor. Bölünmüş Özneler (2003) başlıklı son dönem desenler dizisinde de benzer bir durum söz konusu. Burada sanatçı kendini dünya ötesi sinyaller alan bir tür uydu alıcısı ya da acil durumlar için bir anten gibi ortaya koyuyor - tabii burada da kadınlara özgü bir dizge söz konusu. Turcot'nun yazınsala dönüşmeyen cümlelerinde bir boşluk var, sanki kadınlığın gizemini açığa vurmak istemiyormuş gibi bir hal bu - böylece belli özellikler açığa çıkacağına, saklanıyor. Tabii bu da gizeme gizem ekliyor.

Sahte Kadın Sanatçının Yaşamı (2003) başlıklı yapıtında Mathilde ter Heije (d. 1969) de mit ile gerçeklik arasındaki bu sonsuz dünyanın sanatçının dünyasıyla örtüştüğünü anlatıyor. Bu, kadınlığa dair yansımaların çözümlenebileceği ideal bir dünya. En mükemmel yansıma figürü oluşturan modern kadın sanatçı olmasından hareketle ter Heijne sahneye karakteristik giysileri içinde üç sanatçı kadının kuklasını çıkartıyor. Otoportrelerinin ağzına tıktığı sözcükler, zaman süresince kadın sanatçıların rol kavramlarının sosyolojik değişimine ilişkin ipuçları verirken, bir yandan da intihar eğilimli birtakım depresif kişiliklerle kendini özdeşleştiren bir kadın sanatçının psikolojisini gözler önüne seriyor. Sahte kadın sanatçılar, geçmişten bugüne uzanan süreçte kadın sanatçılara dair üretilen ve tüketilen tüm kurgulara göndermede bulunuyor.

Knut Ebeling
Ebeling'in metnini Almancadan İngilizceye çeviren: Andreas Bredenfeld