2003'de Los Angeles'te Santa Monica'da Crazyspace için tasarımlanan sergi iki metropol arasındaki coğrafi ve kültürel uzaklıkla ilgili iki gerçeği irdeliyordu. Bu iki kent arasındaki en temel benzerlik, bunların Avrupa ve ABD'nin değişmez merkezlerine ve Berlin-Paris-Londra-New York çağdaş sanat piyasası ve sistem aksına oranla çevrel alanlar olarak geçmişte sahip oldukları merkezkaç konumdur. Başka bir ortak düzlem de küresel insan hareketlerinin potası olarak sahip oldukları postmodern merkezcil durumdur. Her iki kentin de Asya ve Pasifik denilen o uçsuz bucaksız alanların iki ucunu kucaklayarak Doğu uygarlıkları için bir eşik oluşturduklarını anımsamak gerekir.
Kuşkusuz, bu ortak düzlem değerlendirmesi İstanbul ve Los Angeles'ten sanatçıların kıta, okyanus ve kültür gibi bir açıklığı kapatması için yeterli bir neden değil. Ne ki, eğer bir zorluk varsa da bu, İstanbul ve Los Angeles'in heterojen kültür ve toplumunun ve distopya ortamının heyecan verici eşsizlik ve tuhaflık yansıtan sanatçılarının kavramlarını ve üretimlerini hiç bir zaman gölgelememeli. Janet Owen ve Max Presneill ortak metinlerinde sanatçıların Los Angeles'teki ortamlarını derinlemesine tanımlıyor. Bu kez İstanbul'da Los Angeles'li sanatçıların sergisini düzenlemekse çağdaş sanattaki sürdürülebilir iletişimin ve karşılıklı anlayışın bir kanıtıdır.
Sergiyi iki öğe üstüne kurdum: Bir öğe sanatçının içsel/özgün üretimidir; ötekisiyse İstanbul için, başka bir deyişle uzak bir coğrafya için iş üretmektir.
Yazgıları izleyicinin bakışına bağlı olan içsel/özgün işler bugün Lacan'ın mühürlü sözlerini görselleştirmek açısından yararlı olabilir, ya da Lacan kuramı sanat yapıtlarına uygulanabiliyor. Burada Lacan'ın teğel kavramına işaret etmek istiyorum.
Teğel, burada iki yüzeyi birbirine dikmek ya da birleştirmek anlamındadır ve özellikle bir kesik, bir yara dikmek gibidir; ya da iki kemiğin birleştiği çizgidir, kafatası kemikleri gibi oynak olmayan kemiklerde. Ya da bir bitkinin ya da midye gibi hayvanların birbirlerine bitişen yeridir. Bu terim film kuramı ve tekniğinde kullanılmaktadır ve iki kişi arasındaki diyalog sırasında izleyiciyi sahnenin içinde olduğuna inandırmak için bu yönden ve karşı yönden yapılan çekimleri tanımlamaktadır. Teğel, izleyiciye sahnede olduğu izlenimini verir ve aynı zamanda filmi yapanın amacını gizler.
Lacan'a göre teğel imgesel ve simgesel olan arasındaki delik ya da boşluk olarak bağlantı alanıdır. Özne kendisini bireyselliğini kazanmak ya da kanıtlamak için bu alana yerleşmek zorunda hisseder. Gizlenmiş ideolojiler ve mesajlar içeren sanat yapıtları sergilemek, sanatçı ve izleyicinin bir tür doyum olayını yaşamak için karşı karşıya geldiği bir çeşit teğel alanı- dır. İzleyici yalnız sanat yapıtının peşinden koşulan algılayıcısı değildir, doğrudan ya da dolaylı olarak sanat yapıtında temsil edilendir. Algılayan özne olarak sanatçı tarafından yapıtla bütünlenmiştir; çünkü sanatçı kendi bakışını kabul ettirmek için bakışını izleyicinin bakışına yerleştirir.
Lacan teğelin jestin sonlandırıcı tutuklama zamanı ile tanımlayıcı ivediliğin diyalektiği arasında var olan yalancı-tanımlama olduğunu ve bunun da görme anı olduğunu açıklar. Şöyle der: Her ikisi birbirini örter, ama kesinlikle benzer değildirler, çünkü birisi başlangıçtır, ötekisi öldürücüdür…Bakışın jesti tamamlayan bu öldürücü zamanını, daha sonra kem göz üstüne söyleyeceğim şeyle ilişkilendiriyorum. Bakış yalnız devinimi öldürmez, onu dondurur. Sözünü ettiğim dansları ele alın - dansçıların donmuş gibi durdukları bir dizi tutuklanmış zamanlarla noktalanırlar…Kem göz büyüdür, devinimi tutuklayan bir etkisi vardır ve bu kesinlikle öldürmektir. O anda özne durur, jesti havada asılı kalır, küçük düşmüştür. Bu öldürücü noktadaki yaşam karşıtı, devinim karşıtı işlev büyülenmedir ve tam da bakışın gücünün doğrudan sınandığı boyutlardan birisi de budur. Görme anı burada yalnız bir teğel olarak, imgesel ve sembolik olanın birleşmesi olarak müdahelede bulunabilir, ve bu yeniden bir diyalektik içinde, büyülenmeyle, ivedilik, hamle, ileriye doğru bir devinim denilen bir çeşit zamansal gelişmeyle sonuçlanır. (*)
Uzak ve bilinmeyen bir sergi ortamındaki yapıtların izlenmesi bir takım ek zorluklar çıkarabilir ve beklenen doyuma çaba harcamadan ulaşılamaz. Kuşkusuz, izleyici "tanınmayan" bir coğrafyanın sanatçılarının işlerine çelişkiler içinde yaklaşacaktır. Bu, büyülenme ve kışkırtılma yaratabileceği gibi red ve vazgeçme de yaratabilir; her iki durumda da izleyicinin olayın bir parçası olma isteği vardır ya da öteki bakışı, sanatçının ya da başka bir izleyicinin bakışını algılamak isteği.
Sanat yapıtı zaten, izleyicinin kem gözü olmadan tamamlanamaz; ki bu da çok katmanlı bir röntgencilik, fetişçilik ve merakta ayrışır. Davranış ne olursa olsun, tanıma (teşhis) diyalektiği sanat yapıtının mesajını belirler. Bu da yabancı / uzak bir ülkede olan sanatçının üstlendiği sürüp giden bir risktir; ki bu çoğu zaman küratörler tarafından uygun bir biçimde hesaba katılmaz.
Serginin başlığı doğrudan yabancı bir coğrafya ve mekan için bir iş ve sergi gerçekleştirmeye gönderme yapmaktadır. Burada benim amaç ve isteğim bu süreci olabildiğince doğallaştırmak ve içselleştirmekti. Sanatçıların bu sergiye davet edildiklerini öğrendikten sonra zihinsel olarak bu işe odaklanacakları ve düşgücünde bir yolculuğun başlayacağını düşünüyorum. Serginin biçimsel yapısını bu gerçek oluşturuyor; yani, Los Angeles'te İstanbul üstüne düşünmek ve üretmek. Bu, İstanbul Los Angeles arasında bir takım olayları belgelemek, oradan buraya öyküler ve metaforlar taşımak, ya da şimdiyle sergi açılışı arasındaki zamanda birtakım kavramları ve kuramları biriktirmek olabilir. Burada da yapıt, böyle bir zaman sınırlaması içinde, gerçek ve düşlem, burada olma orada olma arasında, bir çeşit teğeldir.
Beral Madra