Yeni Metropolis
Fritz Lang'ın 1927 tarihli film klasiği Metropolis, gerçekleştirildiği dönemde sanat ile sosyal/politik meseleler arasında güçlü bir bağ oluşturmuştu. Lang'ın düşünsel ve politik temelli görüşlerinin yanında yenilikçi sinema ve fotoğraf teknolojisine duyduğu ilginin de etkisiyle, Metropolis yeni ve ödünsüz bir estetiğin müjdecisi oldu. Lang Metropolis'i gerçekleştirirken zamanında devrim niteliğinde bir yenilik sayıldığı kadar sinemada teknik açıdan hileli manevralar yapmaya son derece elverişli iki adet Mitchell kamera kullanmıştı. Ünlü sinemacı yeni teknolojik gelişmeleri kullanım sayesinde dramatik bir estetik kod yaratmayı da başarmıştı (Metropolis'te makine kollarının ve saatlerin mekanik hareketlerini simetrik kamera açılarıyla sağlanan robotumsu durağanlığı filmin bütününe egemen olan gümüşi metalik atmosferi anımsayalım) Yeni Metropolis'teki sanatçılar da tıpkı Lang gibi, yeni teknolojiyi kullanarak, film ve video gibi ifade biçimleriyle etkin yapıtlar ortaya koyuyorlar. Bu yapıtlarda ayrıca, estetik ve teknoloji arasında bir etkileşim yaratma çabasını ve duyarlılığını da hissedebiliyoruz. Yeni Metropolis' te yer alan sanatçıların kendilerine özgü ifade biçimleri, modern teknolojinin özgün ve duyarlı kullanımıyla vurgulanıyor. Metropolis ile Yeni Metropolis arasındaki önemli ve güçlü bir başka ortak nokta da her ikisinin de sosyal konulara gönderme bulunması. Filmin orjinalinde Lang, büyü ve bilim karşıtlığının yanı sıra sosyal ayrımlara (Unterstadt denilen üniformalı işçilerin yaşadığı ortaçağvari Aşağı Mahalle ile zevk ve sefa bahçelerinde yaşayan iyi giyimli Oberstadt'ın yaşadığı Yukarı Mahalle'nin karşıtlığı) dikkat çekerken, Yeni Metropolis'teki sanatçılar fütüristik ve çoğu zaman çelişkili öngörülerde bulunuyorlar; her işe karışan Big Brother imgesi yeni medya kanallarıyla iletişimin psikolojik etkileri, modern teknolojiyle yaşamanın global ısınma gibi sonuçları ve yapay insan-sibprg gibi konuları gündeme getiriyorlar. Metropolis'te Lang, oldukça ironik bir biçimde makinenin ruhunu, makinenin yaşamsal enerjisini aramış, teknolojinin derinliklerinde insani bir kıvılcım bulma olasılığını irdelemişti. Bilimadamı Rotwang şöyle der, filmin orjinalinde: "İnsana benzeyen bir makine yarattım, hiç yorulmayan, hiç hata yapmayan bir makine. Artık makine odalarında işçilere gereksinimimiz kalmadı." Lang burada, Spielbeg'in sonradan Y.Z.: Yapay Zeka filminde irdelediği konuya değinmektedir: Söz konusu filmde, bir robotun zekası ve duyguları öylesine gelişir ki insan yaratısı bu yarı makine, yarı siborg, gerçek insani duygulara ve duyarlılığa sahip olur. Makinenin doğası ve potansiyeline, yaşamla ilişkisine ve tüm bunların bizim yaşam ve gerçeklik gibi konulara ilişkin anlayışımızı nasıl değiştirebileceği konusu, Yeni Metropolis'teki sanatçıların da temel izleği. İlk bakışta, Yeni Metropolis'teki sanatçılar salt görsel açıdan şiirsel ve güzel görüntüler yaratıyorlar gibi görünürler. Ancak, tıpkı Lang'da olduğu gibi, bu imgeler kolaylıkla çok farklı, yoğun psikolojik boyutlara dönüşebiliyor. Sözgelimi bir felaketle karşı karşıya kalındığında bile insanlığın yaşanan değişimlere etki etmek konusundaki sürekli çaresizliği gibi. Lang'ın filminde, Aşağı Mahalle'deki işçiler makinelerin diktatörlüğüne olan bağlılıklarının farkındadırlar, ancak bu düzeni yaratan bilimadamının kötücül etkisinden kurtulacak gücü kendilerinde bulumazlar. Bu pasif konformizm teması, kitlesel kolektif bilinç konusuna değinen ve üniformalar giymiş bir grup insanın çevrelerine olan tepkilerini ölçmek üzere onlara psikolojik bir test uygulayan Ricardo Zulueta'nın Zulueta Mıntıkası yapıtına da karşılığını buluyor. Jeremy Blake'in İstasyondan İstasyona başlıklı dijital animasyonunda yolculuk olgusunun yarattığı heyecanı hipnotik imgeler ve parlak kent ışıkları aracılığıyla hissediyoruz. Ancak bu cazip görüntülerin ardında kendimizi birden yabancılaştırıcı etkisiyle bir tür kent ulaşım sistemi içinde buluyoruz.

Paul Pfeiffer'ın Fırtınadan Sonraki Sabah için Eskiz başlıklı yapıtı. Atlantik'e gündoğumuyla Pasifik'te günbatımının gerçek zaman içindeki çekimlerini dijital olarak yan yana getiriyor. İzleyici bu görüntünün dünyaya ilişkin bir yaradılış öyküsü mü yoksa "fin du monde" dünyanın sonuna ilişkin bir görünüm mü çözemiyor, şüpheye düşüyor. Ebru Özseçen'in Kırmızı Mimarlık Venedikli Makina Oğlanın Hayal Süsleri, yedi adet kitap boyutunda dijital ekrandan yansıyan mimari görüntülerin ve süslemeci motiflerin erotik bir etki yaratarak düzenlenmesinden oluşuyor. New York'a ilk ziyareti sırasında Lang, kentin fütüristik mimarisinden, Y.Z.'de 4000 yılındaki NY'u neredeyse tümüyle okyanusun sularına gömülmüş, geçmişinin gölgesiyle gösteren Spielberg'in de aralarında olduğu birçok sinemacı ve sanatçıyı etkileyen Gotham atmosferinden esinlenmişti. Yeni Metropolis'te Ebru Özseçen güzel ama rahatsız edici görüntülerinde Steven Pippin ve Franck Scurti de kendi yapıtlarında geçmiş şimdi ve geleceğe ait gerçeklikleri bir potada eritirken, geleceğin şimdi olduğu bir tür dot.com dünyasında çeşitli global değişimleri ve kaygıları gündeme getiriyorlar. Franck Scurti'nin Belleksiz Sinema'sı Paris'teki bir metro istasyonundaki asansörlerin mekanik aygıtlarını temsil ediyor. Kamera, cam panellerin ötesini görüntülerken, yoldan geçenler bir görünüp bir kayboluyor ve böylece sürekli hareket halindeki mekanik ve mimari bir görüntünün parçası haline geliyorlar. Bu sinematografik yansıma Metropolis'te makine odalarının buharı içinde mekanik bir biçimde hareket eden ve bir görünüp bir kaybolan işçileri anımsatıyor. Steven Pippin'in Üst Düzey Oyuncak yapıtının monitörünü çevreleyen metal bantlar, Metropolis filmindeki robot Maria'nın başı etrafına sarılı ışık huzmelerini akla getiriyor. Pippin'in yapıtında Maria'nın başı yerinde saat yönünün tersinde dönen bir küreyi gösteren bir ekran var, uzaydan dünyayı gösteren derinliksiz bir video görüntüsü bu. Monitörün önündeki küçük figür ise öylece yatıyor sersem sepelek; dünyayı televizyon ekranından seyrediyor. "Dünyalıyla evrensel olanın ilişkini araştırıken, ideolojik olanı vizöre yerleştiren Pippin, yepyeni-uydusal, teleskopik, büyüleyici görüntülere varıyor." (Nico Israel, Artforum, Yaz sayısı 1997) Metropolis'in geneline hakim olan ama özellikle işçilerin ayaklanması bölümünde hissedilen 'insanoğlunun çektiği acılar' teması, Slater Bradley'nin Oluk Başı adlı yapıtında da var. Bir binanın kenarında öylece kalakalmış genç bir kadın hayatın eşiğinde durmuş, intihar ederek kurtulmayı düşünüyor (tıpkı Metropolis'te sonunda alevler içinde ölen robot Maria gibi). Burada "amatör kamera" kullanımı ve netlikten uzak görüntü efektleri sahneye olabildiğince gerçekdışı ve sahnelenmiş bir atmosfer kazandırıyor. Hiçliğe doğru yol alan bir dünyanın kıyametvari görüsünü temsil eden Jonathan Horowitz, Metropolis'te makine odalarının sular altında kaldığı bölümleri anımsatıyor. Sanatçı, Georgio Moroder'in Metropolis'in 1984 versiyonuna eklenen müziği eşliğinde Fritz Lang'ın robot işçilerin çok güzel koreograflanmış hareketlerini günümüz videokliplerine sanki öncülük etmiştir bu görüntüler adeta yeniden yaratıyor. Gövdenin Şarkısı'nda. Lang'ın filmlerinde erotik kodlar, göstergeler ve simgeler önemli bir yer tutuyor; aynı kaygıyı Oladele Bamgboye'nin sanatında da hissediyoruz. Sözgelimi bilgisayar ekranları ve ışıklı kutuların çağdaş ortamında Mısır'a özgü göstergeler kullanarak arkaik simgeleri kendi bağlamları dışına taşıyor ve onları yeni çevrelerde yeniden değerlendirmek istiyor. Sanatçı, Yeni Metropolis'teki işinde, Güney Afrika'daki Anglo Amerikan Madencilik Birliği'ne ait endüstriyel planları da böyle bir niyetle kullanıyor.

Lang'ın Metropolis'indeki bir diğer konu da içinde yaşadığımız bu belirsizliklerle dolu zamanda geçerliliğini koruyor. Eğer, "Bilgisayar çağı ile ilgili sevmediğimiz nedir?" diye bir soru sorulsa, yanıt büyük olasılıkla, "Ruhu yok, yüreği yok, insan dışı" olacaktır. Lang, akıl ve gövde duygu ve makine, doğa ve teknoloji gibi ayrımların, geleceğin süreginde gerçeklikleri olacağını görmüştü. Ayrımının somut bir gerçekliğe dönüşeceğini görmüştü. Bu açıdan bakıldığında, Pipilotti Rist ve Julia Scher'in yapıtları olan bitenin etkisi altında politik eğilimsizliğin çeşitli yönlerini gündeme getiriyor. Her iki sanatçı da ister bilim, ister DNA, ister hayal gücünün ulaşılmazlığı içinde olsun, "mükemmel" bir insanın nasıl olması gerektiği ve bunun "olanaksızlığı" gibi konuları irdeliyorlar. Julia Scher'in Ameraterma Mikrodalga #1 (Su Oluğu) ve Ameraterma Mikrodalga #2 (Hormonizasyon) başlıklı yapıtları, "mikrodalga duyum" da denilen Yapay Telepati konusunu ele alıyor. Joseph Sharp ve Allen Frey gibi doktorlar (ki onlar, Metropolis'teki profesör Rotwang'ın günümüzdeki karşılıkları) bir konuşanın ses titreşimlerinden yola çıkarark kısa dalgalarla ses göndermenin yollarını arayıp; bu konuda deneyler yapmışlar. Bu işlem, "başka entelektüel işlevlere etki etmeden kişinin bilinçaltına statik veya beyaz ses bantlarıyla belli emirler verilmesiyle" yapılıyor. Robot-makinenin insan aklı üzerindeki etkisi (ki Metropolis'teki, dişi bir bilim-kurgu savaşçısıydı) işçilerin akın akın evlerine koşarak kendi çocuklarını tehlikeye atmalarıyla da örneklenmişti. Pipilotti Rist'in Pipilotti'nin Fehler'i, yaşadığı toplumda neden "mükemmel çocuk" olmadığını yaptığı "hatalarla" birlikte gösteren dolayısıyla çocukluk anılarını konu alan alaycı bir çalışma. Çizgi roman benzeri hareketler, düşsel renkler ve sürekli tekrar eden müzik yapıta bir canlandırma etkisi verdiği gibi, konunun ciddiyetine bir parça mizah da katıyor. Metropolis'teki çocuklar da kendilerini küçük robotlara dönüştüren süreçte, kötü robot ile onun meleksi zıddı olan Maria arasında kalıyorlardı. Lang'ın Metropolis'ini bugün de ilginç ve şaşırtıcı kılan, kullandığı temaların ve görüntülerin neredeyse bir yüz yıl önce olduğu kadar çağdaş kalabilmiş olması: Modern teknoloji ve bilim aracılığla geleceğe dair bir arayış ve öngörüydü. Metropolis yaklaşımlar getirirken çağdaş teknik olanakları karmaşık ve çoğu zaman şüpheci bir biçimde kullanıyorlar.

Elga Wimmer
New York, NY, 2001