BARBARA HANNIGAN ile Yeni Projesi “LA VOIX HUMAINE” Üzerine

Çağımızın en etkileyici yorumcularından şef ve soprano Barbara Hannigan, disiplinlerarası üretim pratiğini ve “La Voix Humaine” projesini bizlerle paylaşıyor.

30 Ocak 2026
• HABER

Barbara Hannigan, şef ve soprano kariyerinin yanı sıra, yenilikçi projeleri ve etkileyici sahne performanslarıyla günümüz müzik dünyasının en ilham verici figürlerinden biri. 11 Aralık’ta, Türkiye’de ilk kez izleyiciyle buluşan “La Voix Humaine” projesi için Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’yla aynı sahneyi paylaştı. Bizler de bu fırsatı kaçırmayarak kendisiyle keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Sahne üzerindeki kimliğinden günlük yaşamına, disiplinlerarası üretim anlayışından, bir konsere nasıl hazırlandığına dair birçok şeyi konuştuğumuz bu röportajı sizlerle buluşturuyoruz.

 

1) La Voix Humaine’deki replikleri veya müzikal anları düşündüğünüzde sizde ayrı bir yeri olan bir replik veya müzikal an var mı?

Bence her performansta, hatta her provada öne çıkan replikler oluyor. Ve işin en güzel yanı da bunların her zaman farklı oluşudur. Burada daha çok belirleyici olan eserin nasıl başladığıdır; örneğin, alt metninde “vurucu” bir duygu barındırabilir veya beklenmedik bir şekilde ortaya çıkabilecek bir incelik söz konusu olabilir. Ben genelde son derece üzücü repliklere hayat verirken bile içerisine az da olsa mizah katarım; örneğin “Elle”, ne kadar acı verici olursa olsun her şeye pozitif yaklaşabilen bir karakter. En karanlık anlardan bile bir espri çıkarmayı seviyorum. Sorunuzun cevabına gelirsek, evet, özellikle sevdiğim birkaç replik var:
"Parce que les choses que je n'imagine pas...n'existe pas. Ou bien, elles existent dans une espece de lieu tres vague..." Operanın sonlarına doğru geçen bu replikte Elle, gerçeklerle yüzleşmenin getirdiği acıdan “kurtulabilmek” için hayal gücüne ihtiyacı olduğunu itiraf ediyor.

"Oui, je t'écoute, je serai sage, je repondrai a tous je te jûre...." Elle burada eski sevgilisine iyi bir partner olacağının ve tüm sorularını cevaplayacağının sözünü veriyor. Şu anda çok “square” (müzikal trendlerden uzak) bir tutum içindeyim; tıpkı öğretmenini etkilemeye çalışan ama müzikle bağlantısı olmayan öğrenci orkestra şefi gibiyim.

2) Sahnedeyken vücudunuzun ritmi ve enerjisiyle müzik arasındaki uyumu nasıl sağlıyorsunuz? Bu durumun planlı bir şekilde idare edilebilmesini sağlayan bir teknik mi var?

Bu eserde her şey birbiriyle uyum içinde. Burada müziğin, ana konunun, şarkıya başlamadan önce alınan nefesin, konuşma öncesindeki düşüncelerin, alt metnin, şarkı söylemenin, oyunculuğun ve orkestra yönetiminin tam bir birleşimi söz konusu. Her şeyi bir plan çerçevesinde idare ediyorum ama bu idare ancak çok büyük bir hazırlık ve çalışma sonrasında mümkün olabiliyor. Ses, beyin ve ruhtan oluşan üst düzey bir makinenin kullanıldığı bir tür özgürlük/uçma/akışa kapılma hali bu.

3) Çeşitli unsurların iç içe olduğu bir performans hazırlarken prova sürecinizi nasıl planlıyorsunuz?

Bu eseri hazırlama sürecinde stüdyoya girdiğimde yanımda sadece bir piyanist vardı. Kendisiyle birlikte eserin üzerinden defalarca geçtik; bir yandan şarkı söylüyor bir yandan da bir tür doğaçlama yoluyla uygun jestleri bulmaya çalışıyordum. Yavaş yavaş ilerleyerek hem hikâyeyi anlatan hem de müzisyenlerin etkileyici bulacağı jestler buldum. Birkaç hafta sonra üç kamera ve büyük bir televizyon ekranıyla çalışmaya başladım. Kameralar Clemens Malinowski yönetimindeydi. Adeta bir dans doğaçlaması yapıyorduk; farklı figürler buluyor ve bir kameradan diğerine geçiyorduk. Gösterideki favori bölümlerimiz kimi zaman “hatalardan” doğdu; örneğin, donan bir kareyi, sahnede ilk kez yüzümü seyirciye döndüğüm, eserin o ilk lirik anında kullandık. Bu an tamamen şans eseri ortaya çıktı. Ardından bu materyali büyük ekrana aktardık. Her prova farklıdır, her performans farklıdır ve bizler her zaman bir tür gelişim halindeyizdir; daha önce yaptıklarımız başarılı olmuş olsa bile asla bunlarda sabit kalmayız veya bunları konfor alanı haline getirmeyiz.

Orkestrayla birlikteyken süremiz çok kısıtlıdır. Bu yüzden orkestra provalarının dışında teknik provalar da yapıyoruz ve özellikle son iki gün, odak seviyesi yüksek, yoğun günler oluyor. Projemiz, orkestraları her zaman çok heyecanlandırıyor; genellikle daha öncesinden bu tür bir deneyimleri olmuyor ve sonuç olarak herkes çok incelikli bir hassasiyet ve farkındalık etrafında buluşuyor.

4) Bu denli farklı disiplinde çalışmak günlük rutininizi nasıl şekillendiriyor? Olmazsa olmazlarınız var mı? Örneğin hiç bırakmadığınız ritüeller veya pratikler var mı?

Sanırım benim için her şey doğal seyrinde ilerliyor; şarkı söylüyorum, notalarıma çalışıyorum, müzikal işlerimi organize ediyorum, genç profesyonellere telefonda mentörlük yapıyorum, yeni müzikler araştırıyorum, koşuya çıkıyorum, yemek yapıyorum... Her günüm ve çalışma seanslarım için kendime rehber niteliğinde bir tür plan belirliyorum ama bu plan sabit bir plan değil ve zaten gün içinde kendim için belirlediğim işleri çok nadir tümüyle yapabiliyorum. Ama eminim bu plan olmasa bu işlerin yarısını bile yapamam!

5) Kendi perspektifinizden baktığınızda sizce sahnedeki ve günlük hayattaki “Barbara Hannigan” arasındaki en büyük fark nedir?

Ah, bence büyük ölçüde aynıyım. Uzun süredir böyle hissediyorum. Çok fark yok. Belki daha fazla makyaj diyebilirim...

6) Bonus: Klasik müzik dışında en çok hangi müzik türünü dinlersiniz?

Her türlü müziği severim. Şu sıralar Björk’ün tüm albümlerini dinliyorum. İnsanlardan gelen öneriler de oluyor. FKA Twigs, mesela, geçen bir arkadaşım tavsiye etmişti. Ve daha önce duymadığım bir isim; Clarissa Connelly var. Ve tabii ki Barbra Streisand da dinlerim.

Sayfayı Paylaş